12 Nisan 2016 Salı

İstanbul Film Festivali: Denizdeki Ateş

 Bana Umudun Resmini Yapabilir misin?

Belgesel yönetmeni Gianfranco Rosi, 2013 yapımı Scaro GRA ile Venedik Film Festival’nden kazandığı Altın Aslan ödülüne bu yıl Fuocoammare ile Berlin Film Festivali’nden Altın Ayı’yı da yanına ekleyerek yoluna emin adımlarla devam ediyor. Kariyeri boyunca sadece kısa film ve belgesel çeken Rosi, bu konuda uzmanlaştığını son filmiyle fazlasıyla ispatladı. Mülteci sorununa parmak basan Fuocoammare, son dönem ülkemizin de en önemli sorunlarından birine değinmesiyle festival seyircisinin ayrıca ilgisini çekti.
Fuocoammare, için aslında tam anlamıyla bir belgesel diyemeyiz. Zira filmi birbirine paralel ilerleyen iki hikâye olarak düşünürsek, bunlardan İtalya’nın sahil kasabasında yaşayan on iki yaşındaki Samuel ve onun ailesinin hayatı ,her ne kadar yönetmen kamerasıyla sadece izlediklerini yansıtsa da bir kurmaca durumunun olduğu inkâr edilemez ne de olsa. Fakat Samuel ve ailesinin yaşadığı kasabaya ulaşmaya çalışan Afrikalı göçmenlerin başından geçenler tam olarak katıksız gerçeği yansıtıyor.
Öncelikle filmin asıl meselesi olan mülteci problemini biraz açalım istiyorum. Birkaç yıla kadar ülke gündemimizde pek de olmayan bir sorundu mültecilik. Fakat Suriye İç Savaşı’nın başlamasıyla komşu ülke olduğumuzdan dolayı binlerce hatta milyonlarca mülteci sığınmaya başladı topraklarımıza. Sınır şehirlerinin birçoğunun mülteci kampına döndüğü ülkemiz, artık bu sıkıntıya yakından şahit. Fakat dünya yıllardan beri bu durumun en sadık tanığı. Açlıktan ya da savaştan kaçarak daha iyi bir hayat için yollara dökülen insanların en çok tercih ettikleri yol şekli de deniz ulaşımı olmaktadır. Zira denetlenme, yakalanma riski daha az olmasıyla birlikte daha da ekonomik bir yol. Fakat bu umuda yolculuk yapan insanların sonu genelde hüsranla bitmektedir. Kimi zaman sığınacakları ülkeye adımlarını atmadan yakalanır kimi zaman umut tacirleri tarafından kandırılır en kötüsü ise yolun yarısında zorlu koşullardan dolayı hayata veda ederler. İşte bu oldukça çileli, meşakkatli yolculukların zorluklarını, daha önce yaşanılanları anlatmaya çalışıyor Rosi.
Fuocoammare
Rosi, birbirine eş zamanlı ilerleyen hikâyelerle aslında çok önemli bir noktaya parmak basıyor. Bir tarafta her zamanki planlı, sıradan, huzurlu hayatlarını yaşayan kasaba halkından olan ailenin yaşantısına konuk oluyoruz. Evde her gün klasik müzik yayını yapan bir radyoyu dinleyip, yemek ve temizlik yapan büyükanne, karısına eşlik eden dede, balığa çıkan baba ve günlerini okul ve heves sardığı sapancılık ile geçiren çocuğun hayatı o kadar dingin ve huzurlu ki... Lakin bu hikâyenin aralarına giren gerçek görüntülerden veya anlatımlardan oluşan acı, ölüm ve üzüntü tüm metanetimizi yerle bir ediyor. Özellikle bu zıtlığı yaratmaya çalışan ve bunda da oldukça başarılı olan Rosi, insanoğlunun yaşadığı hayatlar arasındaki farkı, ince sınırı çok başarılı bir şekilde seyirciye sunuyor. Tüm bu bahsettiğim durumu özetlemek için filmin en etkileyici, birbirini takip eden iki sahnesini hatırlamak gerek. Önce yatağı düzenleyen büyükannenin bu işin kusursuz derecede düzgün olmasına özen göstermesi bire bir zamanla bize iletiliyor. Hemen bu sahneden sonra karşımıza çıkan görüntüler ise tüm bunların anlamsızlığını tokat gibi suratımıza çarpıyor. Vapurun alt katında üst üste istiflenerek gelmeye çalışan ama hayatlarını kaybeden mültecilerden oluşan et yığını sözün bittiği yer oluyor adeta.
Rosi’nin sadece bir yönetmenlik değil aynı zamanda gazetecilik başarısı göstererek gerçek bir mülteci vapurunun bulunmasını çekerek filminde kullanması takdiri hak edecek bir durum kesinlikle. Kurtarılmaya çalışılan, ölen, yakınını kaybeden mülteciler perdede tek tek arzı endam ediyorlar. Filmin en etkileyici olduğu, seyircinin yüreklerini parçalayan bu sahneler oldukça önemli tarihi belgeler de oluyor aslında. Fuocoammare'nin başarısı sadece değindiği meselenin önem arz etmesiyle ve bunu mükemmel bir dille anlatmasıyla sınırlı değil. Film, sinematografi anlamında, özelikle katılımcı Samuele Pucillo’nun performansı ile tam bir başarı örneği.

Ottto Preminger Sineması


35. İstanbul Film Festivali bizleri yine birbirinden güzel yeni ve merak edilen filmlerle buluştururken aynı zamanda da hâlâ seyircinin tanışmadığı, filmlerini izlemediği usta yönetmenlerle buluşmamızı sağlıyor. İşte İstanbul Film Festivali’nin bu yılki büyük ustası Otto PremingerPreminger, festivale on tane yapımıyla konuk oluyor. Bu birbirinden başarılı, saygıyı fazlasıyla hak eden yapımlar arasında elbette bazıları çok daha iyi. İşte her hafta bir yönetmeni ağırladığımız Yönetmen Koltuğu’nda 1986 yılında kaybettiğimiz ama filmleriyle ölümsüzleşen Preminger’i konuk etmek istedik. Elbette koltuğumuzda sadece beş filme yer verdiğimiz için her biri birbirinden başarılı filmografisinden bazılarını elemek zorunda kaldık. İşte kendinden sonraki birçok filme esin kaynağı olmuş, yarattığı mekânlar ve karakterler ile kıskanılası, dönemi nezdinde tabu olan mevzuları kaşımasıyla hatırlanacak filmleriyle Otto Preminger

1) Bunny Lake is Missing – 1965

Otto Preminger’in bana kalırsa tartışmasız en iyi filmi Bunny Lake is Missing, yarattığı karakterler(oyuncak tamircisi, ev sahibi, emekli öğretmen)  ve mekânlarla (oyuncak tamircisi dükkânı, hastane, okul, ev sahibinin evi) tam bir başyapıt. Bir annenin çocuğunu kaybetmesiyle başlayan hikâye, klasik bir film doğrultusunda tahmin edilebilecek olan her şeyi ters yüz yapıyor adeta. Preminger, filmin çekildiği tarih itibariyle oldukça cesur hamleler yapıyor Bunny Lake is Missing’de; evlilik dışı çocuk sahibi olma, ensest ilişki vs… Bu psikolojik gerilim türünde ilerleyen, insan psikolojisini yakından inceleyen filmin üstelik uzun bir süre tahmin edilemeyen sonu, herkesten şüphe ettiren senaryosu oldukça incelikli. Lakin tüm bu sayılan olumlu noktaların hepsinden daha büyüğü ise, kaybolan kızı filmin sonlarına kadar fotoğrafı da dâhil olmak üzere görmememiz sanırım. Filmin biz seyircilere sorduğu en büyük soru kıza ne oldu değil, bu kız gerçekten var mı oluyor. Kendisinden sonra çekilen psikolojik gerilim filmlerine ilham olmuş ama çok tanınmayan bu muhteşem yapımı görmemiş olmak büyük kayıp.

2) Laura – 1944

Otto Preminger’i kitlelere tanıtan Laura, aynı zamanda da film noir denilince ilk akla gelenlerden. Öldürülmüş olan bir kadının cinayet dosyasının incelenmesiyle başlayan film, art arda gelen sürprizleriyle sürekli heyecanı diri tutuyor. Katil kim sorusuna uzun bir süre izleyicinin yanıt verememesi filmin en büyük artılarından. Elbette bir filmin tadının tutması için içine eklenen melodramdan da payına düşeni alıyor Laura. Aşk, gizem, gerilim vs. hepsini de yeterince bünyesinde barındırırken objeler üzerine de oldukça büyük anlamlar yükleyerek bir nevi onları da karakter listesine ekliyor Otto Preminger. Özellikle saatin ve tablonun filmdeki önemli rollerini görmezlikten gelmek olmaz sanırım. Ne yalan söyleyeyim Dedektif Mark’ın Laura’ya âşık olmasına sebep olan tablosu akıllara Metin Erksan’ın Sevmek Zamanı filmini getirmiyor değil. Ne demiştik Preminger ustanın sineması kendinden sonraki nesle yol gösteren bir okuldu ne de olsa değil mi?

3) Where The Sidewalk Ends – 1950

Yine Otto Preminger’in önemli filmlerinden olan Where The Sidewalk Ends, kara film olarak başlayıp melodrama meyleden ama amacından da asla sapmayan bir yol izliyor. Filmde kahraman olarak izleyeceğimiz Detektif Mark Dixon’ı bir süre sonra anti kahramana dönüştürse de Preminger, elbette sonunda özellikle o dönem izleyicisini nasıl memnun edeceğini çok iyi bilen bir hamle yapıyor. Mağdur durumda gözü yaşlı bir kadın ve ona yardım eden cesur ve gözü kara polis hikâyesi çok klişe gelse de kulaklara, bu basit formül Preminger kamerasında mükemmel bir yapıya dönüşüyor. Kafalarda oluşan soru işaretlerini imtina ile cevaplayan Preminger, hiç boşuna açık aramayın bulamazsınız diyor adeta. Makul süresi boyunca hiç bitmeyen koşturması ve olaylarıyla seyirciyi ekrana kilitleyen Where The Sidewalk Ends, seyircisine verdiği hayat dersi ile de akıllara yer ediyor.

4) Anatomy Of A Murder -1959

Otto Preminger izlemeyenlerin suç filmleri dosyası hazırlaması çok büyük hata olur kuşkusuz. Preminger’in Anatomy Of A Murder filmi kusursuz bir suç ve yargılama filmi olarak sinema tarihine adını yazdırmış bir yapım. Bir askerin karısına tecavüz eden adamı öldürmesi sonrasındaki süreci anlatan bu yapım Preminger’in de geniş kitlelerce tanınmasını sağlayan filmdir. Bu uzunca filmi iki bölüm olarak düşünürsek ilk bölümü cinayetin duyulduğu ve avukatın adam ve kadın ile yaptığı görüşmeler, davaya hazırlık yapması vs gibi durumlarla geçerken ikinci bölüm tamamen mahkeme sürecine odaklanıyor. Neredeyse gerçek zamanlı bir mahkeme sürecini perdeye yansıtan Preminger, kuşkusuz kendisinin de bir avukat olmasından dolayı tüm hukuk bilgisini ve meziyetini sergiliyor. Her hukuk öğrencisinin izlemesi gereken, ders niteliğinde ama aynı zamanda oldukça sürükleyici, kafa karıştırıcı, merak duygusunu bir an bile eksiltmeyen bir başyapıt Anatomy Of A Murder. Filmin en ilginç noktası ise film boyunca merak edilen katil kim değildir. Zira katil filmin ilk başından itibaren biliniyordur. Yanıt alınan ve merak edilen öldürülen kişi suçlu mudur ve suçluysa öldürülmeyi hak ediyor mudur? İşte tüm bu soruların ve daha birçok sorunun yanıtını bünyesinde mükemmel bir şekilde taşıyan Anatomy Of A Murder ‘i izlememek olmaz. Hem James Stewart'ın mükemmel performanslarından birini kaçırmak da büyük talihsizlik olur değil mi?

5) Bonjour Tristesse – 1958

Otto Preminger’in hınzır oyunlar yaptığı etkileyici filmlerinden biri de kuşkusuz Bonjour Tristesse. Kahramanımızın iç ses olarak hem de tam da kameraya yani biz seyircilere bakarak anlattığı hikâye ile başlıyor film aslen. Flashback ile bir süre sonra geçmişi yaşamaya başlıyor ama önce bir afallıyoruz. Zira Preminger, siyah beyaz görüntüden renkli görüntüye geçirmiştir filmi. Böylece zaman ve mekân kavramını tamamen ters yüz eden yönetmenimiz genelde filmini geçmişte sürdürüyor. Geçmişte izlediğimiz sahneler, capcanlı renklerin olduğu, karakterlerin hiç susmadan konuşup, kahkaha attığı, sahnelerin hızlıca aktığı bir hayat güzeldir havasında ilerliyor. Öyle ki bir ara diyaloglar da mutluluk havası da seyirciyi oldukça yoruyor. Filmin en büyük artısı ise Preminger’in keşfettiği Jean Seberg’in muhteşem oyunculuğu oluyor.


O AN:The Shinning


Bazı yönetmenler vardır, filmleri kültleşmiş, yorumlandıkça derinleşmiş hatta ve hatta anlayabilmek ve anlatabilmek için üzerine filmler yapılmış... İşte Stanley Kubrick, bu yönetmenlerin en önemlilerinden biridir. Zira Kubrick filmografisi, ilk uzun metrajı Fear and Desire'den tut da son filmi Eyes Wide Shut da dâhil olmak üzere tam bir sinema ziyafeti sunar bizlere. Clockwork Orange ve The Shining ise bu ziyafetinin en lezzetli noktalarıdır bana kalırsa. İşte lezzet patlaması yaşatırken aynı zamanda hazmedebilmek için sağlam sinirlere de sahip olmamız gereken Kubrick’in The Shining'i, her anı ile bir başyapıttır. Hepimiz Jack Nicholson’ı parçalanmış bir kapı aralığından kafasını uzattığı görüntü ile hatırlıyoruz değil mi? İşte tam da o karenin olduğu yüz yirmi yedi kez tekrar çekimi alınan, çekimler boyunca kırk kapının kırıldığı sahneyi konuşalım isterseniz.
Sahne Wendy’nin Danny’e sarıldığı görüntü ile başlar. Hemen arkasından cinnet geçiren baba Jack’in kapıyı balta ile kırmaya başladığı görüntü gelir. Artık iyice kapana kısıldıklarını hisseden Wendy, Danny’i de kucağına alarak banyoya kaçar. Bu esnada banyo kapısında yazılı olan ‘’redrum’’ yazısına dikkatinizi çekerim. Zira bu yazıyı Danny, annesinin ruju ile yazmıştır. Lakin evin çeşitli yerlerine yazdığı bu yazıyı bir nevi trans halindeyken yazmaktadır. Redrum tersten okunduğunda murder yani cinayet demektir. Kubrick, otelde daha önceden işlenen cinayetleri bir nevi bu şekilde açık eder. Bir anne olarak küçük çocuğunu korumak ile yükümlü Wendy, banyoya girer girmez hızlıca karar verdiği çözüm yolunu uygulayarak Danny'i banyo penceresinden karların üzerine bırakır. Oldukça yükselmiş olan karlardan dolayı Danny kolaylıkla kurtulur. Fakat Wendy, pencereden sığamadığı için çıkamaz ve Danny’e koşup saklanmasını söyleyerek içeriye girer. Bu esnada elbette Jack de boş durmaz. Adeta karısı ve oğlu ile saklambaç oynuyormuşçasına bir mutluluk ile kapıları kırmaya devam eder.
Nihayet Jack, kapıyı kırarak içeriye girer. Jack, öyle bir ruh halindedir ki sanki Wendy onu bekliyormuş gibi odaya girdiğini haber verir. Karşısına çıkan banyo kapısının da onu yıldırmayacağı yine Jack’in sinir bozucu konuşmalarından anlaşılır. Jack banyonun kapısına geldiğinde “Küçük Domuz! Beni içeriye al! Yoksa üfleyip evini başına yıkacağım!” diyerek ”Üç Küçük Domuz” masalından alıntı yapar. Böylece filmin başından beri masallara yapılan göndermeler devam ettirilmiş olur. Dışarıya çıkıp kurtulamayacağını anlayan Wendy, daha önce Danny’nin elinden aldığı bıçağı kendi eline alarak kapının devamındaki köşeye sığınır. Sahnenin geriliminin bu oldukça arttığı anlarda Jack’in her balta darbesine eşlik eden Wendy’nin çığlıkları iyice sinir bozucu olmaya başlar. Çünkü bu çığlıklar bir süre sonra oldukça senkronize bir şekilde balta darbesinin sesleriyle uyum içerisinde devam eder. Küçük balta darbelerinde daha kısa çığlık, şiddetli balta darbelerinde daha yüksek sesle çığlık atar Wendy. En önemlisi ise Wendy’nin yüzündeki ifadedir. Shelley Duvall rolünü o kadar başarıyla oynar ki, Kubrick’in bu sahneyi Duvall’a gerçekten yaşattığını düşünmeden edemez insan. Zira Kubrick’in Duvall’ı film boyunca psikopat yönetmen davranışlarıyla yıldırdığı çok iyi bilinmekte ne de olsa. Baltanın son darbelerinde Kubrick, şiddeti ve gerilimi daha da arttırmak adına kamerayı yani bizleri tam da kapının önüne konumlandırır. Son darbelerin adeta bize indiğini hissetmemizle zaten iyice alt üst olan sinirlerimiz kopma noktasına gelir böylece. Balta darbelerinin bitmesi de kurtuluş değildir. Çünkü kırılan kapı aralığından başını uzatıp Jack’in kapıyı açmaya kalkışması Wendy ile aynı duyguları bire bir yaşamamıza sebep olur. Neyse ki Wendy, bıçağı Jack’in eline indirerek bu durumu engeller. Ama çığırından çıkmış Jack'i tamamen durdurmak bu kadar kolay olmayacaktır. Jack, Danny'nin peşine düşerek oynadığı oyuna devam edecektir.

Stalker: Umudun İzini Sürenler


"Onların, bütün planlarının gerçekleşmesini sağla. Onların, inanmasını sağla. Ve onların, kendi tutkularına gülmelerini sağla. Onların tutku diye adlandırdıkları şey, gerçek bir duygusal enerji değil, dış dünyayla ruhları arasındaki çatışma. En önemlisi, kendilerine inanmalarını sağla. Onların, çocuklar gibi çaresiz kalmasına izin ver. Çünkü zayıflık harika bir şeydir. Ve güç hiçbir şey değildir. Bir insan yeni doğduğunda, zayıf ve esnektir. Öldüğü zamansa, kaskatı ve duygusuzdur. Bir ağaç büyürken, körpe ve yumuşaktır. Ama kuru ve sert hale geldiğinde, ölüp gider. Sertlik ve güç, ölümün arkadaşlarıdır. Esneklik ve zayıflık, varoluşun tazeliğinin ifadeleridir. Kendini sertleştiren hiçbir şey kazanmayı başaramaz." - Stalker (Tarkovsky, 1979)
Andrei Tarkovsky’in 1979 tarihli Stalker filmi Boris ve Arkady Strugatsky kardeşlerin ''Yol Kenarında Piknik'' adlı kısa romanının birebir olmayan uyarlamasıdır. Film iz sürücü eşliğinde yazar ve bilim adamı olmak üzere üç adamın zone’a (bölgeye) yolculuğunu anlatır. 1957 yılında yaşanan Mayak nükleer kazasının oluşturduğu bölgede çekilen film, tıpkı yaşanan nükleer facia gibi çekilmesi ile başlayan lanetleri ile de ünlüdür. Bunlardan en önemli iki tanesini belirtmeden edemeyeceğim. Filmin çekildiği bölge hala nükleer yoğunluklu bir bölge olduğu için Tarkovsky ve ekip filmden bir süre sonra kanserden hayatlarını kaybetmişlerdir. Film çekilip bittikten sonra laboratuar kazasına uğramış ve baştan sona tekrar çekilmek zorunda kalınmıştır. Bu kadar büyük zahmetlere girilen ve fedakârlık gösterilen bir film yeterince merak uyandırmıştır sanırım.
Film boyunca hem yasak bölgede olan odaya ulaşmaya çalışılmasını hem de bilimin, sanatın ve dinin birbirleri ile çatışmasını izleriz. Filmin sonunda ne karakterler odaya girer ne de bilim, sanat ve din arasındaki tartışmalardan bir sonuç çıkar. Çünkü odaya ulaşıldığında bilim adamının amacının aslında odaya girmek değil kötü niyetliler kullanmasın diye odayı yok etmek olduğunu, yazarın ise gerçekten ne istediğini öğrenmekten korktuğunu anlarız. Zaten iz sürücünün odayı kullanma hakkı yoktur. Böylece filmin başından beri özdeşlik kurduğumuz karakterler gibi amaca ulaşamaz ve tatmin duygusunu yaşayamayız. Hatta iz sürücü ile özdeşlik kuranlar tatmin duygusu yaşayamadığı gibi bir de hayal kırıklığına uğrar ve umudunu kaybeder. Çünkü iz sürücüye göre artık kimse inanmıyordur.
Film boyunca iz sürücünün dilinden (aslında inançlı bir Hristiyan olan Tarkosky’nin ağzından) dini göndermeler ve İncil’den pasajlar okunur. Bazı sahnelerde çok bilinen ikonalar adeta görünür. Hristiyanlık da yeniden yaşamı temsil eden yumurta, İsa’nın başındaki haleyi temsilen taç kullanılır.

Ulaşılmaya çalışılan odayı aslında Tanrı olarak düşünebiliriz. Çünkü odaya ulaşmak kolay ve rahat yoldan değil zor ve dolambaçlı yoldan gidilmesi, odaya gidilecek yolun olduğu bölgeye saygı duyulması gerektiği, asıl huzurun burada olduğu gibi şeyler söyler iz sürücü. Ve odanın yaptığı gerçekte dile bile getiremediğimiz isteklerimizi anlayıp yerine getirmeyi ancak bir Tanrı yapabilir. Bu nedenle bilim adamı filmde de söylediği gibi kötü emeller için kullanılan dini ve buna bağlı olarak Tanrı’yı yok etmek istiyor. Bu yüzden yazar insanların umutlarını kullanan dinin ve buna bağlı olarak Tanrının karşısına çıkmaktan vazgeçiyor. İz sürücünün ise inandığı Tanrının karşısına çıkmasına izni yok. Burada da iz sürücüyü peygamber olarak düşünebiliriz. Tanrı ile kullar arasında aracılık yapıyor. Bu aracılığa engel olacak her türlü tehlikeyi göze alarak onları bir araya getiriyor. İz sürücünün sakat bir evlat sahibi olması ise Tanrı’nın aracısı olarak en büyük sınanmaya tabi tutulmasını gösteriyor. Ve tabi ki her koşulda, tüm engellere rağmen ona inanan karısını havarilerinden biri olarak, karakterlerimizin bölgeye girmesi ile birlikte onlara eşlik eden köpeği de koruyucu melek olarak kurguluyor film.
Film yaşanılan somut dünya da başlar. Ama bu dünya sıkıcı ve kasvetlidir. Zaten filmin başında ve sonunda gördüğümüz bu hayatta renklerde siyah beyazdır. Etraf fabrikalarla, onların dumanları ile kuşatılmıştır. Ama bölgeye geçtiğimizde dünyamız renklenir. Her yerde ağaçlar, bitkiler vardır. Çiçekler kısa bir süre önce yaşandığı söylenen faciadan sonra bile açmaya başlamıştır. Her yerden su akar. Bölge yaşanan facianın üzerini kısa sürede kapamaya başlamıştır. Bölgeye gelip ölen insanların cesetlerinin üzerinde bitkiler yeşerir. Modern yaşamın kullandığı şırınga, ilaç gibi eşyalar suların içinde kaybolmaya mahkûm olmuştur. Ayrıca filmde su seslerine ruhani müzikler de eşlik etmiştir.
Tarkovsky filmlerinin içerisinde en hızlı ve en çok diyalog barındıran filmlerinden biri olan Stalker’ı minimalist sinemadan hoşlanmayan seyirciler bile sevecektir. Eğer bugüne kadar Stalker’ı ya da Tarkovsky filmlerini hala izlemeyenler varsa geç kalmış sayılmazsınız.

Onur Ünlü Sineması


O bir yönetmen, o bir senarist, şair, oyuncu, müzisyen, yapımcı... O beyazperdenin ve siyah ekranın aranan ismi. O geniş kitlelerce tanınan, sevilen perdede de ekranda da başarılı işlere imza atan belki de tek isim. Evet, o bir Onur Ünlü. Hem filmografisi ile hem de tv ekranlarına yaptığı diziler ile herkesin gönlünde taht kurmuş, bizden biri. Mahalleli çocukların Onur abisi, sinema hayranlarının usta yönetmeni… Her ne kadar geniş kesimlere Leyla ile Mecnun, Beş Kardeş ve daha birçok tv dizisi ile kendini tanıtsa da Ünlü, aslında filmografisine sığdırdığı yedi filmle devleşmiştir. Bu filmografinin beş tane yere göğe sığdıramayacağımız filmini ele alacak olursak…

1) İtirazım Var – 2014

Onur Ünlü, son filmleriyle gittikçe devleşen isimlerden şüphesiz. Son filmi İtirazım Var ile geniş bir kesim tarafından büyük bir memnuniyet ile karşılandı. Özellikle Gezi sürecinden kısa bir süre sonra izlediğimiz film, direniş sürecinde damarlarımıza dolan umut duygusunu pekiştiren bir örnek oldu. Bir imamın hayatına odaklanan film, tıpkı direniş sürecinde olduğu gibi ne güzel insanlar var dedirttirdi birçok kişiye. Elbette İtirazım Var da tıpkı diğer filmlerinde olduğu gibi absürd komediden beslenen bir yapım. Zaten Ünlü’yü absürd komediden ayrı düşünmek imkânsız olsa gerek. Çok iyi kotardığı bu türde yoluna emin adımlarla devam eden Ünlü, bir nevi başyapıtını biz seyircilere İtirazım Var ile sunmuştur. Unutmadan eklemeliyim ki Serken Keskin gibi bir duayen oyuncuyu da bizlerle buluşturduğu için ayrıca puan kazanır İtirazım Var. Zira film, Keskin’in omuzlarında yükselip şaha kalkıyor.

2) Sen Aydınlatırsın Geceyi – 2013

Ünlü’nün Manisa’nın Akhisar ilçesinde çektiği Sen Aydınlatırsın Geceyi filmi bir nevi distopik bir mekânda geçer. Hikâyenin geçtiği mekân da yaşayanlar da farklıdır. Herkesin garip üstün güçleri olan film, bir de siyah beyaz çekilerek atmosfer yönünden de oldukça güçlü kılınmıştır. Yine absürd komediden ama bu kez aynı zamanda da kara filmden beslenen Sen Aydınlatırsın Geceyi,  belki şimdilerde çok hak ettiği değeri görememiş olsa da ileride yerli sinemanın kültleri arasında sayılacağı su götürmez bir gerçek. Muhteşem müzikleri, akıl yüklü esprileri, büyüleyici atmosferi ve daha nice saymakla bitmez meziyetleriyle bir Ünlü harikası Sen Aydınlatırsın Geceyi.

3) Polis – 2007

Polis, Onur Ünlü’nün ilk uzun metraj filmi olması bakımından ve yerli sinema seyircisine yaşattığı şok açısından oldukça önemli bir misyona sahip. Başarılı bir polisin kendisinden kırk yaş küçük bir kadına âşık olması etrafında gelişen olaylara odaklanan Polis, konusu kadar sıradan şeyler sunmuyor asla.  Filmin çekildiği yıllar itibariyle yerli sinema seyircisi olarak ne biçim ne de anlatım tarzı olarak Polis gibi bir filme hazır değildik. Normal bir polisiye- macera izleyeceğini düşünen seyirciye tabiri caizse soğuk duş etkisi yaptıran bu film aslında yerli sinemaya çakılan kıvılcımlardan biridir. Absürdlükten fazlasıyla beslenen ama aynı zamanda da hepimizi duygulandıran böyle bir film ancak yerli sinemanın ustalarından biri olan Onur Ünlü'nün elinden çıkar zaten. E tabii bir de filmin kahramanı-anti kahramanı mı demeliydik- Musa Rami’nin, Haluk Bilginer gibi artık tüm dünyaya mal olmuş bir yetenek tarafından canlandırılmış olması da cabası.

4) Beş Şehir – 2010

Öncelikle şunu belirtmek gerek ki, Ünlü’nün ödül alan neredeyse her filminin yanında Beş Şehir hepsinden daha yüklüdür bu konuda. İstanbul, Adana, Antalya gibi en önemli festivallerin hepsinden eli kolu dolu dönen Beş Şehir, iç içe geçirdiği birçok hikâye ile dikkat çekiyor. Ünlü bu filminde absürtlüğün yanında fantastik öğelerden de beslenerek sinemasında denemeler yapmaya devam ediyor. Birçok karaktere sahip olan filmin en dikkat çekeni ise Şebnem Sönmez’in başarılı bir makyajla kedi rolünde filmde arzı endam etmesi oluyor. Alışılmışın dışında bir kedi, ülkenin kafa karışıklığını tam olarak simgeleyen polis, öğretmen, seyyar satıcı, tezgâhtar, çocuk vs… Hepsini mükemmel bir ustalıkla buluşturan Beş Şehir, kendisiyle tanışmayanın çok şey kaybedeceği bir yapım. Üstelik şu an yerli sinemanın en aranan isimlerinden biri olan başarılı oyuncu Tansu Biçer’in başrolde olduğunu belirtmeyi bir borç bilmekteyim.

5) Güneşin Oğlu – 2008

Aynı oyuncularla çalışmayı benimseyen Onur Ünlü, yine Haluk BilginerBülent Emin YararÖzgü NamalTansu Biçer gibi vazgeçemediği oyuncuları buluşturuyor. Bir film düşünün ki zaten Ünlü gibi absürdlükte sınır tanımayan, zeki mi zeki bir kafanın ürünü olsun bir de üstüne bu kafanın herkesin vücuduna giren bir ruha sahip Fikri Şemsigil gibi bir karakter yarattığını ve bu karakteri başrole oturtuğunu. Sizce de yeterince şenlikli bir film olacağına dair fazlasıyla heyecan yaratmıyor mu? Tabiri caizse izleyenleri gülmekten kırdıran bu film, belki de Ünlü’nün en kıpır kıpır, kabına sığmaz, en eğlenceli işlerinden biri. Şayet eğlenmeyi kriterleriniz arasında ön plana yerleştiriyorsanız Güneşin Oğlu tam size göre.

O AN:Life İs Beautiful


En ''Baba'' Oyunun Son Perdesi

Life is Beautiful bugüne kadar çekilen belki de en soft holokost filmlerinden biridir. Bir İtalyan filmi olan Roberto Benigni imzalı Life is Beautiful, aslında iki bölümden oluşuyor. İlk bölümü tamamen bir aşk hikâyesine odaklanan filmde ikinci bölüm ise bir ailenin (anne, baba ve çocuk) toplama kampında yaşadıklarını perdeye taşıyor. Bu da zaten filmin derdinin tam olarak soykırım olmadığını bir ailenin aşk ile başlayan doğumuna ve fedakârlıklar sonucunda yara alarak, eksilerek de olsa yaşatılıp, yoluna devam etmesini anlatıyor. Aslında filmin bu kadar geniş kitlelerce bilinmesi, izlenmesi, sevilmesi de tüm bu sebeplerden kaynaklanıyor. Zira bir katliam izlemektense,  ölüme dahi giderken çocuğuna bunu oyun gibi gösterebilen bir babanın fedakârlığı seyirci daha çok etkiliyor. Şimdi dilerseniz bir babanın çocuğu ile oynadığı en muhteşem, en unutulmaz ama aynı zamanda en acıklı oyunun, son perdesini tekrardan hatırlayalım.
Sahne kampta ortalığın karışıklığından faydalanıp duvarın öte tarafındaki karısına ulaşmaya çalışırken görevliler tarafından Guido’nun yakalanmasıyla başlar. Ne yazık ki karısını bulmak adına kendine battaniyeden yaptığı etek onun yakalanmasına sebep olur. Uzun süredir kampta yaşayan herkes gibi çırpınmanın anlamı olmadığını bilen Guido, hemen teslim olup, silahın önüne düşer. Lakin artık pek de kurtuluşu olmadığını bilen Guido’nun, kampa geldiğinden beri oğlu Joshua’ya yaptığı tek kişilik dev gösteriye son noktayı koymadan gitmeye niyeti yoktur. Artık gösterisine devam edemeyeceğine emin olan Guido, tek kişi olan ama belki de dünyanın en kalabalık seyirci topluluğundan daha büyük öneme sahip Joshua’ya, oğluna, yaşama sebebine, sahneden çıkmadan önce sükseli bir selam vermek ister. Başından beri ustalıkla sergilediği oğlu ile birlikte büyük bir yarışmaya giren baba rolünü sergilerken son düzlükte seyircisi tarafından minicik bir ekrandan-Joshua, babasının onu gizlediği küçücük bir bölmenin ince bir açıklığından onu izliyordur- izleniyordur. Fakat ne önemi vardır ki? Guido ne zorlu koşullarda rolünü sekteye uğratmamış biri olarak ne her an arkasından kendini tarayacak silahtan ne de başka sebeplerden çekinir. Guido, tam da Joshua’yı sakladığı yerin önünden geçerken ona en afilli göz kırpmasını yapar. Joshua’da tüm kötülüklerden hala bir haber olarak babasının bu eğlenceli oyununu izlemeyi sürdürür. Joshua'nın babasını izlerken ki hayranlığı görülmeye değer kesinlikle. Guido, öylesine ustalıklıdır ki insanlıkla alakası olmayan ölüm makinelerinden biri olan askeri de bu oyununa dâhil eder bir nevi aslında. Katıldığı oyunun da, hayatın güzelliklerin de farkında olmayan zavallı insan müsveddesi, ne yazık ki Guido’nun en şapşik baba yürüyüşüne kızarak onu uyarır. Neyse ki Guido artık Joshua’nın görüş alanından çıkmış, bir nevi perdenin dışına itelenmiştir. Sahne dışındaysan rolünü devam ettirmenin de artık bir anlamı yoktur haliyle. Guido, artık ölüme giden ama oğlunu son bir kez gülümsetmeyi başaran bir insanın gururuyla yürür. Bir süre sonra olacakları seyirciyi çok da hırpalamamak adına göstermemeyi sadece duymamızı tercih eder Benigni. Hafızalarda baba ile oğlun gözlerle vedalaşması, kulaklarda dünyanın en tatlı baba ile oğul ilişkisini sonlandıran silah sesleri baki kalır.


Festivalde Yerli Sinema

İstanbul Film Festivali her yıl olduğu gibi yine yerli sinemayı festival coşkusuna ortak ediyor. Merakla beklenilen birçok yerli sinema örneğinin bulunduğu festivalde on tanesi ayrıca dikkat çekiyor.

Kıyıdakiler (Coastliners) - Ulusal Yarışma dışı

Yönetmen:Erdem Tepegöz, Barış Pirhasan, Ramin Matin, Alphan Eşeli, Melisa Önel
Ülkemizde başarılı filmlere imza atan beş yönetmenin kısa filminden oluşan Kıyıdakiler, özellikle son dönem nefes bile almakta zorlandığımız topraklarda yaşanılanlara tanık ediyor bizi. Her ne kadar ülkemiz bu beş hikâyeden çok daha fazlasına ev sahipliği yapsa da…


https://www.youtube.com/watch?v=tOTI31PmfqY

Sürgün Türküleri Yılmaz Güney (Ballad Of Exıles Yılmaz Güney) – Ulusal Belgesel

Yönetmen: İlker Savaşkurt
Türkiye sinemasının unutulmaz ismi Yılmaz Güney’in Paris’te sürgünde geçirdiği yıllara odaklanan belgesel,  Prömiyerini bu yıl Rotterdam Film Festivali’nde yapmıştı. Güney’in anlatıldığı bu belgeseli biz de izleyebilir miyiz derken İstanbul Film Festivali yüzümüzü güldürdü. Özellikle Duvar filminin çekim sürecine tanık olduğumuz belgeselin o dönem Paris’teki diğer aydınların da sürgün dönemine bu büyük yönetmenin yol arkadaşları olarak yer vermesi filmin bonusu oluyor.

https://www.youtube.com/watch?v=c_v-6u7ICNs

Ötekiler(The Others)- Ulusal Belgesel

Yönetmen: Ayşe Polat
Ermeniler’in tarihi vatanı Van’da, yaşanan geçmişe götürüyor bizi Ötekiler. Ermenilere 1915 yılında yaşatılan insanlık suçunu birebir anlatılanlar üzerinden dinliyoruz. Kim demiş söz uçar yazı kalır diye. Eğer ki özellikle de bir zulüm ya da katliam yaşanmışsa ne yapılırsa yapılsın unutulmaz. Belki bir süre ama sonsuza kadar asla…
ötekiler

Yemekteydik ve Karar Verdim(We Were Dining And) - Yeni Türkiye Sineması

Yönetmen: Görkem Yeltan
Yemekteydik Karar Verdim, bir ailenin bilinçaltına itilen sancılarının ufak bir kıvılcımla alevlenip, harcanmasına odaklanır. Hep öyle olmaz mı zaten? Unutulmaya çalışılan, görmezden gelinen sorunlar elbet gün gelir ortaya saçılacağı yeri ve zamanı bulur. Aile içinde yaşanılan büyük hesaplaşma, bayram yemeği gibi bir şölende gerçekleşir. Bize de bu hesaplaşmaya mahkemedeki jüri heyeti misali şahit olmak kalır.

https://www.youtube.com/watch?v=CaRcY4fDTt0

Anadolu Masalları(Anatolian Tales) – Yeni Türkiye Sineması

Yönetmen: Emin Fırat Övür
Anadolu, nice medeniyetlere ve buna bağlı olarak da nice masallara ev sahipliği yapan kadim topraklar… Peki, asırlardır anlatıla duran dinlediğimiz, dinlemediğimiz birçok masal, masal anlatıcıları ve uzmanlar üzerinden anlaşılmaya çalışılırsa… Özellikle çocukken masalsız uyuyamayan ve hala kimi zaman sizi korkutan kimi zaman hayretler içerisinde bırakan o büyülü dünyaların etkisinden çıkamayanlar, bu filmi sizin için.


https://www.youtube.com/watch?v=jGYxrNjYk0k

Toz Bezi (Dust Cloth) – Ulusal Yarışma

Yönetmen:Ahu Öztürk
Nünberg Film Festivali’nde En İyİ Film ve En İyi Kadın Oyuncu( Nazan Kesal ve Asiye Dinçsoy) Ödülü’nü alan Toz Bezi, ülkemizdeki kadınlık, annelik, yoksulluk gibi oldukça zor misyonları taşımak zorunda kalan iki kadının hikâyesi. Başlı başına bu ülkede kaldırılması, baş edilmesi zor birçok durumu taşımak zorunda olan bir de değil iki kadının yaşam mücadelesi ve aynı zamanda birbirleri olan ilişkileri sizce de merak edilecek türden değil mi? Kadın denilince bile acaba arkasından hangi felaket cümleleri gelecek diye beklediğimiz bu topraklarda Nesrin ve Hatun’un hayatlarından bir kesit izlediğimiz Toz Bezi’nde bizi nelerin beklediği konusunda tahmin yapmak zor. Bu iki kadının hayata tutunma, ideallerini gerçekleştirme süreci perdede tanık olunmak için bizi bekliyor.

https://www.youtube.com/watch?v=Rrs4BDfLoX4

Rüzgârda Salınan Nilüfer(Swaying Waterlily) - Ulusal Yarışma

Yönetmen:Seren Yüce
Seren Yüce 2010 yılında çektiği ilk filmi Çoğunluk ile büyük bir başarı yakalamıştı. Çoğunluk filmi her açıdan kusursuz bir filmdi. Yüce, altı yıllık bir aradan sonra Rüzgârda Salınan Nilüfer filmiyle elbette dikkat çekiyor. Bir önceki filmiyle hepimizin kalbini kazanmış olan Yüce, bakalım bir kadının kendini bulma, var etme sürecine tanık ettiği filmiyle de aynı çıtayı koruyabilecek mi? Elbette bu sorunun yanıtını filmi izleyince verebileceğiz. Fakat elimizde güçlü bir referansla Rüzgârda Salınan Güvercin’i izleme konusunda kararlı olacağımız kesin.
Rüzgarda Salınan Nilüfer

Tarla(The Field) – Ulusal Yarışma

Yönetmen: Cemil Ağacıkoğlu
Özür Dilerim ve Eylül filmlerinden tanıdığımız yönetmen Cemil AğacıkoğluTarla’da iki kardeşin mecburiyetten bir araya gelmesi sonucu aralarında beklenmedik şekilde gelişen yakınlaşmaya odaklanıyor. Ağacıklıoğlu anlaşılan Özür Dilerim filminde dokunduğu kardeş ilişkisine derinlemesine girmek istemiş. Muhtemelen de bu hamlesinin karşılığını seyirciye fazlasıyla verecektir. Zira daha önceki deneyimlerimizden bu konuda ne kadar başarılı bir çizgi çizdiğini biliyoruz.
Tarla

Sürü(The Herd) – Türk Klasikleri Yeniden

Yönetmen: Zeki Ökten
Her ne kadar yönetmen koltuğunda Yılmaz Güney’i görmesek de Sürü filminin bir Güney filmi olduğunu inkâr edemeyiz. Senaryosunu yazdığı ve sırf mecburiyetten yönetmenliğini tıpkı Yol filminde olduğu gibi yapamadığı Sürü, Güney’in hayata bakış açısını, dünya görüşünü yansıtan bir film. Birçok Güney filminde olduğu gibi dönemin toplumsal gerçeklerine, sosyo-kültürel durumuna vurgu yapan film, tüm bunları destansı bir öyküyle birlikte sunuyor. Gerek yurt içinde gerek yurt dışında birçok ödül alan Sürü, çekildiği dönemde suya sabuna dokunmayan ülke sinemasına Don Kişot misali düşen bir mucizeydi adeta. Bu her dönem güncelliği koruyan meseleleriyle ölümsüz eserlerden biri olan filmi restore edilmiş hali ile izlemek büyük şans olsa gerek.

https://www.youtube.com/watch?v=CLvr8vMphzI

Ve Perde(And …The Curtain) – Özel Gösterimler

Yönetmen: Selçuk Metin
Son yıllarda ülkemizde sanatın her alanında olduğu gibi tiyatroya da baskılar gün geçtikçe artıyor.  Kimi zaman bir oyun, bir yazar tarafından sakıncalı diye hedef gösterilip ihbar ediliyor, kimi zaman oyunlar hiçbir açıklama yapılmadan yasaklanıyor, oyuncular kovuluyor, sorgulanıyor... Böyle bir ortamda inatla sanatlarını icra etmeye çalışan, her biri duruşları ile takdir toplamış tiyatro oyuncularının rol aldığı Ve Perde belgeseli, özellikle tiyatro severlerin ilgisini çekecektir. Haldun Taner gibi bir büyük bir ustanın yaşamından kesitler, kitabından bölümler, oyunlarından kesitlerin bulunduğu Ve Perde, tiyatroyu ve Haldun Taner’i anlamak, özümsemek için müthiş bir fırsat.
Ve Perde