4 Ekim 2015 Pazar

O AN: Basic İnstinct


Şehvetin Cazibesi
1992 yapımı Paul Verhoeven’ın Basic İnstinct filmi ülkemizde Temel İçgüdü adıyla gösterime girmişti. O günden bu yana da yasaklanma, sansür, sansasyonlarla anılan bir film olagelmiştir Basic İnstinct. Sinema salonlarında gösterildiğinde gösterimi bir süre yasaklansa da gişe rekoru kıran film, televizyonda da sansürlenerek gösterilse de ilgi azalmamıştı. Bir kesim tarafından sadece erotik yanlarıyla anılsa da çok başarılı bir cinayet filmidir aynı zamanda Basic İnstinct. Michael Douglas ile Sharon Stone gibi başarılı oyuncuların cesur sahneleri ile hatırlanan film ile en çok özdeşleşen an Sharon Stone’nin frikik verdiği sahnedir. Lakin biz yine bu çok konuşulmuş ve artık kabak tadı vermiş anlardansa daha gizemli, soru işaretleriyle dolu bir sahneyi konuşalım. Sharon Stone ile Michael Douglas’ın seviştikleri sahne sadece bir sevişme değil aynı zamanda tabiri caizse bir akıl oyunudur.
Her ne kadar düşmanmışlar gibi gözükse de onlar birbirlerinin cazibesine kapılmışlardır. Gece kulübünde birlikte dans ederken Detectif Nick Curran’ı baştan çıkaran Catherine Tramell onu yatağına atar. Sevişmeye başlayan ikili bu andan sonra hiç hız kesmeden devam eder. İki taraf da oldukça istekli ve ateşlidir. Ancak seyirci olarak bizim dikkatimize takılan bazı mevzular vardır; yatak, tavandaki ayna filmin başında izlediğimiz cinayet mahallindekilere çok benzemektedir. Tabii bu benzerlikler kendini hiç sorgulamadan yatağa bırakan Nick’in de dikkatini çeker. Ama Nick zevk anlamında öyle bir noktadadır ki bırak sevişmeye son vermek, duraklamaya bile tahammülü yoktur. Nick tıpkı bir pervane gibi ateşe kapılmıştır; cinayet zanlısı olan bir kadınla tam da daha önce işlenen cinayetin benzer ortamında sonu ne olur diye düşünmeden kendini şehvetin kollarına bırakır. Gerçi Catherine, beyaz eşarbı yastığın altından çıkarıp da ellerini bağlarken Nick biraz tedirgin olur. Ama bu andan sonra en kötü şekilde öldürülmeyi bile göze alacak anlar yaşanıyordur. Sevişmenin en can alıcı zamanlarında tavandaki aynadan onlara Tanrısal bir açıdan bakarken bunu daha iyi anlarız. Yataktaki egemen olma savaşını Catherine kazanmış ve tüm kontrolü eline almıştır. Nick de kendini sonunda Ctaherine’nin haşin kucağına bırakmıştır. Zira güç Nick’in elindeyken Catherine’nin şiddetinden kendini koruyamaz. Catherine, yatakta gücün karşı tarafta olmasına vahşice karşılık verir; Nick’in sırtını tıpkı bir sırtlan gibi iki elinin tırnağıyla tırmalar. Bu nedenlerle gücü tamamen eline alan Catherine, zevki en üst noktalara çıkaracak hamleler yapar. Lakin seyirci olarak bizler onlar kadar rahat olamayız. Her an ekrana bakamayacağımız şiddet anları yaşanacak diye elimiz yüreğimizde izleriz. Hele bir de Catherine, cinayet sahnesindeki kadının yaptığı hamleyi( elini yorganın altına sokarak buz kırıcıyı çıkarma) yapıyormuş gibi gösterildiği an bizlerin de heyecanının tavan yaptığı anlardır. Ve bu ellere yapılan takipten sonra Catherine’nin hızla Nick’e kapaklanması Nick’in şişlendiği düşüncesini yaratır. Fakat anlarız ki çiftimiz zevkin doruklarına ulaşmıştır sadece. Catherine ve Nick tarafından yüzyılın birleşmesi olduğu düşünülen bu sahne gerçekten de yıllarca seyircilerin hafızalarından çıkmayan bir birleşme sahnesi olmuştur. Özellikle Nick ile Catherine’nin birbirlerine oral seks yapması 90’lı yıllar için büyük bir hamle olmuştur.
*Telif haklarından dolayı anlatılan sahnenin videosunu paylaşamıyoruz. Bu nedenle filmin fragmanını paylaşıyoruz.


The İntern: Yaş Yetmiş İş Bitmemiş


What Women Want, Something’s Gotta Give, The Holiday, It’s Complicated gibi çok başarılı romantik komedi filmlerine imza atan Nancy Meyers son filmi ile başarısını zirveye taşıyor. The İntern filmi ,yönetmenin daha önceki filmlerinde romantizm ile birlikte harmanladığı komedi türünü bu kez tek başına ele aldığı bir yapım. Meyers, romantizmi kullanmadan tek başına komediyi kullanarak da ne kadar etkileyici olabileceğini ispatlıyor. Film başından sonuna kadar yüzünüzde bir tebessüm yaratan, yer yer de kahkahalar attırtan bir seyir zevki sunuyor. The İntern, 121 dakika gibi uzun süresine rağmen asla sıkmadığı gibi nasıl da çabucak bitti hissi yaratıyor.
 Bu eğlenceli, incelikli filmin başarısında yönetmenin olduğu kadar oyuncuların da katkısı çok fazla elbette. Robert De Niro ve Anne Hathaway’in mükemmel uyum sağlayan oyunculukları göz dolduruyor.  De Niro filmdeki rolünde de gerçek hayatta olduğu gibi yaş kemale erdi diyip de bir köşeye çekilmez. 70 yaşına gelmiş, eşini kaybetmiş ama yaşam enerjisinden hiçbir şey eksilmemiş bir ihtiyar delikanlıdır Ben. Yalnızlığının üstesinden gelmek için sürekli kendini geliştirir, kurslara gider. Adeta ‘’Yaş yetmiş iş bitmiş’’ düşüncesini çürüten bir savaşçıdır o. Anne Hathaway’in canlandırdığı Jules karakteri ise kadınların gurur kaynağı-her ne kadar bazı kadınlar tarafından kıskanılsa da-, iş dünyasının yılmaz savaşçısıdır adeta. Miskin, üzerine ölü toprağı serilmiş yeni nesle örnek teşkil edecek bir genç girişimcidir Jules. Yalnız aklınıza kapitalizmin bir neferi de gelmesin sakın. O kendine, kocası ve kızı ile var olan sıcak yuvasına işini de eklemiştir. Ofisini evi gibi, çalışanlarını ailesi gibi görür. Hatta iş dünyasının sıkıcı kurallarını asla uygulamaz; ofiste bisiklet ile dolaşır, çalışanlarını rahat ettirmek için işyerinde masör çalıştırır, en önemlisi de ihtiyar stajerler alır işe.  Başrolü paylaşan bu iki karakter o kadar derinlikli çizilmiştir ki, anlatmaya çalışmak çok zordur. Bunun yanında Jules’in küçük kızından tut da iş yerinde çalışan elemanlara kadar hepsi birbirinden renkli karakterler barındıran film bir tane bile derinlikli karakter yaratamayan filmlere ibret olabilecek düzeydedir.

Genelde yaşlanmış bir kurda ilham perisi olarak genç bir soluğun yardımcı olmasıyla gelişen hikâyeleri izleriz. Fakat The İntern, bu alışılagelmiş durumu da alt üst eder. Bu kez hem ev hayatı hem de iş hayatında yoğunluktan dolayı köşeye sıkışan genç Jules, ihtiyarlasa bile enerjisinden ve ışığından hiçbir şey kaybetmeyen Ben sayesinde sorunlarının üstesinden gelir. Her ne kadar ilk etapta Jules, Ben’in kendisine yardımcı olabileceğine inanmasa da çok kısa süre sonra onsuz yapamaz hale gelir. Ayrıca Ben’in şefkatli ama gerçekçi dünyasından Jules gibi iş yerindeki çalışanlar ve Jules’in ailesi de faydalanır. Ben,  yardıma ihtiyacı olan iş arkadaşlarına akıl verip, nasihat çekmez; onlara ‘’ben olsaydım’’ diliyle konuşur. Ayrıca iş arkadaşlarıyla ilişkilerini geliştirmek için onlar gibi de davranır; facebook kullanıcısı olur, onların muhabbetlerine eşlik eder, hatta evini açar onlara. Yeri gelir bir baba, yeri gelir arkadaş olur. Ama öyle gerçek dışı bir karakter değildir Ben. Fazlasıyla yaşamdan biridir.
Filmin en büyük artılarından bir diğeri ise kadına bakış açısıdır. Jules çok yoğun çalışan bir iş kadınıyken kocası ise küçük kızlarına bakar. Ve bu durum onlar için asla sıkıntı yapılacak bir durum olarak görülmez. Yine Jules, kızını okula götürdüğü gün diğer veliler tarafından çalışan kadın olduğu için iğnelenince onlara gereken cevabı verir . Böylece yönetmen hem toplumun bakış açısını verir hem de buna olan tavrını gösterir. Filmin sürprizlerini ele vermemek adına söylemediğim başka durumlarda da filmin kadına ve kadının toplumdaki yerine çok doğru yerden bakar.

Değişen Dünya’ya ahlayıp puflamayan, ona uyum sağlayıp mutlu olmayı başaran Ben ile yeni düzenin canavarlığından uzak durarak var olan Jules’in hayata karşı omuz omuza vererek sergiledikleri duruş izlenilmeye kesinlikle değer. Emin olun son zamanlarda geçireceğiniz en güzel iki saat sizi bekliyor.

O AN: Oldboy


Yeter ki Söyleme!
Güney Kore’nin ayrıksı yönetmenlerinden Chan-wook Park’ın 2003 yapımı Oldboy filmi bugüne kadar yapılan en etkili intikam filmlerinden biridir. Cannes Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü başta olmak üzere birçok festivalden ödülle döner film. 2013 yılında Spike Lee tarafından aynı isimle tekrar uyarlanması, orijinalinin değerini daha da iyi anlamamızdan öteye gidemez. Filmde Min-sik Choi tarafından canlandırılan Dae-Su karakterinin tek başına dev bir gösteri niteliğindeki performansının olduğu sahne izlemesi yürek ister.
İntikam hikayesinin sonlarına gelinmiş, Pandora’nın Kutusu açılmış, tüm kötülükler etrafa yayılmıştır. Dae-Su yıkılmış, mahvolmuş, darmadağın olmuştur. Dizlerinin üzerine çöken Dae-Su’nun yüzü gözü kan içerisindedir. Önce Woo-jin Lee’ye olanları Mi-do’ya söylememesini, bütün suçun kendisinde olduğunu söyler. Daha sonra öfkesine hakim olamayarak Woo-jin Lee’yi tehdit eder. Fakat hemen akabinde kendine gelerek yalvarmaya devam eder. Bu yalvarma anlarında Dae-Su’nun ellerine özellikle dikkat etmek gerekir; kameranın da özellikle zom yaptığı eller Dae-Su’nun dilinden daha fazlasını söylerler. Dae-Su bunları yaparken de kamera sadece onu takip eder. Hatta kamera tatami (Yasujiru Ozu’nun kullandığı kamera açısıdır; kamera minderin üzerine konulur) konumundadır; böylece Dae-Su’nun bu anlarında onunla özdeşlik kurmamız istenir. Dae-Su’nun yaşadıkları o kadar ağırdır ki hiçbir seyirci bu anlarda onunla özdeşlik kurmak istemez. Ama Park’ın tam da yapmak istediği budur zaten; seyirci olarak bizleri görmek de duymak da istemediğimiz şeylere zorlar. Dae-Su o kadar çaresizdir ki; Lee’ye onun köpeği olabileceğini söyler. Arkasından da nasıl sadık bir köpek olacağını bizzat canlandırarak gösterir. Bu anlarda kamera ilk kez Lee’ye doğru uzanır. Lee’nin güldüğünü görürüz. Lakin bu gülüş mutluluğun sonucu gelen bir tepki değildir; acının sebep olduğu bir dışa vurumdur. Ufacık bir zaman atlaması ile Dae-Su’nun biraz ilerideki makasa yöneldiğini görürüz. Dae-Su makası alarak yaşanılan tüm acıların sebebi olan organını(dilini) makasla keserek iğdiş eder. Dae-Su’nun dilini kestiğini görmeyiz; kamera ellerini gösterir sadece. Ama görmememize rağmen o an ne yapıldığını bilmemiz ve sesler seyirciyi gerim gerim gerdirmeye yeter de artar bile. Dae-Su acısını yaşamak için bile kendine müsaade etmez. Telefonu kaptığı gibi Lee’nin ayaklarına kapanarak telefonu eline tutuşturur. Tek istediği Lee’nin Mi-do’nun önündeki kutuyu açtırmamasıdır. İntikamının sonuna gelen Lee, Dae-Su’nun hizasına çömelir. Telefon ederek kutunun açılmayacağını söyler. Böylece ilk defa Dae-Su ile acıda eşitlenirler; Lee kendi yaşadığı acının aynısını artık Dae-Su’nun da yaşadığına ikna olmuştur. Ve böylece Lee intikamını almıştır. Tüm bu zorlu anların yaşandığı ortamda havuzdan yansıyan yeşil ışık(sinemada tiksindirici, mide bulandırıcı anlamı vardır) yaşanılan olaylara uyum sağlar.


19 Eylül 2015 Cumartesi

Brokeback Mountain: Aşkın Doğa İle İmtihanı



Uzakdoğulu yönetmen Ang Lee’nin 2005 yılında çektiği Brokeback Mountain, beklenenin üstünde başarı göstermişti. Oscar başta olmak üzere birçok festivalden eli kolu dolu dönen film, Lee’nin de yükselişinin sinyallerini vermişti. Ayrıca sadece yönetmen olarak değil oyunculuklar anlamında da yıldızlar geçidi niteliğinde olmuş bir film Brokeback Mountain. Özellikle Jake Gyllenhaal o günkü oyunculuk performansı ile vaat ettiği umudu boşa çıkarmadı; son yılların en iyi aktörleri arasına yerleşti. Ki Oscar’ı kazanması da çok uzak olmasa gerek.  Maalesef ki filmin bir diğer başrol oyuncusu Heath Ledger, 2008 yılında aramızdan ayrılarak serüvenine devam edemedi. Şayet yaşasaydı Ledger’in yolu da fazlasıyla açıktı, tıpkı Michelle Williams ve Anne Hathaway gibi.
Amerika’nın Brokeback dağlarında iki erkeğin kendini bulma hikayesi olan film aynı zamanda western türünden de beslenir. Ennis ve Jack’in yolları mevsimlik iş için çıktıkları Brokeback dağlarında kesişir. İkisinin az çok planlanmış bir hayatları vardır. Ne var ki içinde bulundukları uçsuz bucaksız, dingin doğa onları planlarından hariç yollara saptırır. Özellikle Ennis gibi suskun, içe kapanık, yeniliğe asla açık olmayan, fazla erkeksi bir kişiliği bile yoldan çıkarmayı başaracak bir büyüye sahiptir Brokeback dağları. Jack ise hayatı boyunca yeniliğe açık olmuş, çılgın, gözü kara bir karakter olduğundan dolayı zaten doğaya ve hayatın akışına kendini hemencecik bırakır. Dağda çobanlık ve bekçilik yapan Ennis ve Jack her ne kadar erkeksi tavırlar takınsalar, at üstünde marifetlerini sergileyip, atar yapınca kavga etmekten çekinmeseler de duygularının sesine kulaklarını tıkayamazlar. Aşkın ne zaman ne yer ne de cinsiyet tanıdığını, aşkın bunların hepsinin üstünde yer alan bir gerçek olduğunu yaşayarak tadar ve anlarlar. Ve bu sürpriz aşk ilk başlar da kabulleniş noktasında özellikle Ennis’i zorlasa da direnmenin âlemi olmadığını o da anlar.

Her ne kadar film bize Ennis ve Jack’ın hayatını göstererek ilerici bir şey yapıyor gibi algılansa da alt metinde söyledikleri pek de hoş değil. Jack ile Ennis ilk birbirleri ile seviştikleri gecenin sabahı sürüdeki koyunlardan birinin kurt tarafından yenilmesi ya da aşkını özgürce yaşamak isteyen Jack’in cezalandırılması; yanlış yollara sapanların sonu böyle olur demek istiyor. Oldukça ilerici bir film yapıyormuş gibi gözükerek alttan alta farklı mesajlar veren bir film Brokeback Mountain. Lee, sağ gösterip sol vuruyor tabiri caizse. Ayrıca Jack ve Ennis’in eşlerini mağdur olarak çizmesi de cabası. Burada da yine bunu yapan erkeklerin kadınlara da üzüntü yaşattığını onları zor duruma soktuğunu dile getirir. Son olarak daha muhafazakâr karakter olan Ennis’in hayatının öncelikli olarak izlenmesi filmin aslında onun hikâyesiymiş gibi gösterilmesi de çok kasıtlı bir hareket; şayet yönetmen Ennis ile özdeşlik kurmamızı istiyor. Özgürlükçü, daha rahat davranan Jack ile katharsis yaşatmak istemez Lee. Görüldüğü gibi Lee’nin dili çok sıkıntılıdır bu açıdan. Aslında şaşırmamak gerek; Hollywood’a transfer olmuş bir yönetmenden tam da Hollywood tarzı hareketlerdir bunlar.
Çatışmasını toplumsal değer yargıları ile Jack ve Ennis asındaki aşk arasında kuran film doğayı muhteşem sunumu, başarılı oyunculukları, türler arası mükemmel uyumu ile çok başarılı bir yapım. Ayrıca film özellikle Ennis üzerinden sınıf meselesine de değinir. Ennis’in ekonomik olarak yaşadığı sıkıntılar hep var olur. Jack’in ise zengin kayınbabası karşısında uzun yıllar sinmek zorunda olması ise oldukça sinir bozucu. Ne var ki oldukça sıkıntılı olan dili her şeyi eksik bırakıyor gibi.


O AN: La vie d’Adéle


Aynadan Yansıyan Yabancı
Fransız çizgi roman yazarı Juile Maroh’un  ‘’Le bleu est une couleur chaude’’ isimli çizgi romanı, Tunus asıllı Fransız yönetmen Abdellatif  Kechiche tarafından 2013 yılında sinemaya ‘’La vie d’Adéle’’ ismiyle uyarlandı. Cannes Film Festivali’nde büyük ödülü kazanan film, Adele’in büyüme hikayesini anlatır aslında. Film, fazlasıyla uzun seks sahneleri, Adéle’li röntgenci gibi takip eden kamerası, oldukça uzun süresi, ödülü yönetmen ve iki oyuncunun birlikte paylaşmaları ve en önemlisi film ödül aldıktan sonra başrol oyuncularının Kechiche ile ilgili yaptıkları sansasyonel açıklamalarla sinema dünyasına deyim yerindeyse damgasını vurmuştur. Ülkemizde 12. Filmekimi’nde seyirciyle buluşan ‘’La vie d’Adéle’’ filmi denilince, neredeyse herkesin aklına Adéle ile Emma’nın sevişme sahnesi gelse de asıl unutulmaz anlardan biri yollarının ayrılmasının arifesindeki sahnedir.
Emma son zamanlarda Adéle’i ihmal etmeye başlamış, Adéle de uzun zamandır kendisine asılan iş arkadaşı ile yakınlaşmıştır. Yine iş arkadaşı ile takıldığı bir gece eve dönüşünde Emma’ya yakalanan Adéle için hayatının ikinci dönüm noktası yaşanır; birincisi Emma’nın hayatına girmesidir.
Sahne Adéle’in eve girmesiyle başlar. Karşısında Emma’yı görmeyi beklemeyen Adéle her zamanki masumiyeti ile ürperir. Lakin yolunda gitmeyen bir şeylerin olduğunu fark etse de anlamamış gibi davranır. Emma sorularını Adéle’e çok sakin bir şekilde yöneltir. Adéle de neredeyse fısıldayan bir ses tonu ile tüm sorulara asılsız cevaplar verir. Seyirci olarak Adéle’in doğru cevapları vermediğini biliriz ama ona da çok kızamayız. Çünkü Adéle’in kendini yalnız ve değersiz hissettiği zamanlara da şahit olmuşuzdur. Ne var ki sorgulama devam eder ve Emma çok kısa sürede Adéle’i çözer. Her zamanki gibi Adéle ağlayarak kendini ele verir zaten. İtirafı net bir şekilde duyan Emma yavaş yavaş çığırından çıkmaya başlar. Tüm bu konuşmalar olurken Emma’nın arkasında ayna vardır; böylece Adele, Emma’nın arkasından görüntüsü ve Emma’yı görürüz. Emma’nın  kısa saçlı arkadan görüntüsü bir erkeğin arkadan görüntüsünü andırır. Böylece Kechiche Adéle ile Emma ilişkisinin arasına giren erkeği de bir nevi sessiz bir şekilde yüzleşmeye dahil eder. İlginç olan şu ki: Adéle, Emma ile aynadan yansıyan görüntü olmak üzere iki kişinin karşısındadır. Zaten güçsüz ve savunmasız olan Adéle’in iyice kolu kanadı kırılır bu adaletsiz tartışmada. Adrenalin gittikçe yükselir. Ve buna uyumlu olarak kamera da hareketlenir, sahneler üst üste biner. Sonunda Emma, Adéle’in gitmesini ister. Bu isteği ağlayarak ve yalvararak geri çeviren Adéle’i, Emma tokatlamaya, hırpalamaya başlar. İyice güçsüzleşen ve umudunu kaybeden Adéle’i sonunda sürükleyerek de olsa kapı dışarı eder. Hatta o kadar hiddetli yapar ki bunu; kapı camının kırılma sesi kulaklarımızda çınlar. Adéle bir süre de kapının dışından devam eder ama nafile; Emma kafasında çok net bir şekilde bitirmiştir bu ilişkiyi. Kechiche bu anlarda seyirciyi evin içinde bırakır; böylece seyirci olarak bizler de Adéle’i suçluyormuş gibi oluruz. Çünkü bizi Adéle’in yanında değil Emma’nın yanında konumlandırır. Tabii Adéle’i yeterince anlayıp desteklemeyerek, yalnız bırakan Emma mı yoksa direnmek yerine zayıflık gösterip başkasının kollarına kendini atan Adéle mi daha suçlu bu tartışılır. La vie d’Adéle filmi sayesinde Aldatma nedir? Aldatan mı yoksa aldatılan mı daha suçludur? Aldatılmak affedilebilir mi? sorularını tekrar tekrar sorarız. Sonuç olarak kafamızın içerisinde dolaşan sorular, yolda çaresizce ağlayarak yürüyen Adéle’in görüntüsü kalır geriye.






8 Eylül 2015 Salı

O AN: Fight Club


Kaybedecek Bir Şeyim Yok. Öyleyse Özgürüm.
Birçok filme esin kaynağı olmuş ve filmlerde afişini sıkça görebileceğimiz 1999 yapımı David Fincher filmi Fight Club’ı unutmak ne mümkün. Bu hafta vizyona giren Who Am I filminde yine afişini görünce aklıma düştü bu mükemmel yapım. Defalarca izlediğim halde tekrar izleyip bir defa daha mest olduğum filmden unutulmaz sahnelerden birini paylaşmak isterim. Tüketim toplumunun suratının tam ortasına inen okkalı bir tokat olarak hafızalara kazınan film, özellikle final sahnesi ile hatırlanır. Lakin her sahneyi uzun uzun analiz edilebilecek denli derinliğe sahip filmin, en etkili sahnelerinden birisi de Edward Norton’un anlatıcı( Norton’un canlandırdığı karakterin adı yoktur, film jeneriğinde ve İmdb’de anlatıcı olarak geçer)karakteri ile harika bir performans sergilediği anlardır.
Brad Pitt’in hayat verdiği Tyler Durdan, Fight Club’ın üyelerine ilk kez ev ödevi verir; Tyler ‘’dışarı çıkıp hiç tanımadığınız biri ile kavga çıkaracak ve kaybedeceksiniz’’ der. Anlatıcı bu ev ödevini şeytanca bir plana dönüştürür. Haliyle bu plan doğrultusunda ödevde bazı değişiklikler yapar; hiç tanımadığı biriyle değil de yıllardır birlikte çalıştığı patronu ile kavga çıkarır. Ve asla kavga etmeye yanaşmayacak bu adamı öyle bir kavganın içine sokar ki… Anlatıcı kavgada kaybetse de teknik olarak kazanmıştır. Nasıl mı?
Anlatıcı her zaman ki gibi özensiz kıyafetleri ve yara bere içerisindeki suratıyla patronunun odasına gelip konuşmak istediğini söyler. Anlatıcı fazlasıyla kendinden emin bir çakal edasıyla konuşmaya başlar. Patronuna, kurnazca bir teklif sunar. Prestijli bir araba firması olan iş yerinde çok uzun zamandır çalışıyordur ve şirketin her eksiğini biliyordur. Patronunu bildiklerini sızdırmakla tehdit eder ve eğer ona çalışmadığı halde maaşını öderse susacağını söyler. Bunu duymayı beklemeyen patronu çok sinirlenir ve güvenliği aramak için telefona sarılır. İşte tam da bu anda yaralı eli titremeye başlar. Bu elindeki yara sayesinde birkaç gün önce Tanrı ile tüm ilişkisini bitirerek özgürleşmiştir. Artık kaybedecek hiçbir şeyi yoktur; istediği kadar dibe vurabilir. İşte eli tüm bunları ona hatırlatarak rolünü oynamaya başlaması konusunda onu uyarır. Ve ilk hamleyi bu eliyle yapar; tam da çenesinin altından esaslı bir tokat indirir kendine. Bu tokat bir sonrakini getirir hemen ardından. Ağzından burnundan gelen kanlara aldırmadan bizzat kendisinin, tabiri caizse façasını çizdirir. Cam sehpa ve raflardan döşenmiş oda da kendini çılgınca oradan oraya atan bu zır deli için çok uygun bir mekandır; tuzla buz olan camlar, bu sahnenin etkisini fazlasıyla arttırır. Karakterimiz yaptıkları esnasında o kadar ustadır ki; sanki daha önce de bunları yapmıştır(?) Zaten kendini döverken bir ara sahne durur ve iç sesi ile ‘’Nedense Tyler ile ilk dövüşüm aklıma geldi’’ der. Neden böyle söylediğini filmi izleyince anlayacak ve ‘’Vay be!’’ diyeceksiniz emin olun. Devam eden sahne kendisinin ağzını yüzünü dağıtması ve gerçekten de kavgada tıpkı Tyler’in dediği gibi kaybetmesiyle(kazanmasıyla) son bulur. Zira odaya gelen güvenlikçilerin gördüğü sahne patronun,  teklifini kabul etmesini zorunlu kılar. Zafer kaybedecek bir şeyleri olmayanlarındır.
Edward Norton ve Brad Pitt’in muhteşem performansları ile hafızalara kazınan film, David Fincher’in da en gözde yapımlarından biri olarak sinema tarihine adını büyük harflerle yazdırmıştır.




4 Eylül 2015 Cuma

O AN: Nymphomaniac (II)




Şiddetin Sekse Karşı Galibiyeti
Sinemanın aykırı yönetmenlerinden Lars Von Trier’in son filmi Nymphomaniac , oldukça sert ve cesur sahneleriyle perdede boy göstermişti.  Ülkemizde gösterimi yasaklanan film, 33. İstanbul Film Festivali sayesinde izleyicileriyle buluşabilmişti. Filmde, Trier’in vazgeçilmezi Charlotte Gainsbourg’un canlandırdığı Jeo karakterinin çetrefilli hayat öyküsünü izlerken nelere şahit olmamıştık ki.
Joe, nemfomanyak(aşırı seks bağımlısı, ilişkiye girmediğinde huzursuz olan kişi) biridir. Yalnız sıkıntı bununla da bitmez; Joe, orgazm olmakta da sıkıntı yaşar. Çocukluğunda bir kez çimlerin üstünde yatıp doğanın sesini dinlerken orgazm olur ama aynı duyguyu bir daha yaşayamaz. Joe hayatı boyunca bir daha öyle bir orgazmı yaşamak için elinden geleni yapar ama nafile... Son çare olarak aşık olduğu adamı, aşkının meyvesi olan bebeğini bile arkasında bırakarak nemfomanyakları aşırı şiddet uygulayarak rahatlatan K.’nın yöntemine kendini çaresizce bırakır. Özellikle Noel gecesi K.’nın Joe’ye hediye –bizim için ceza, Joe için ödül- verdiği sahne izlenebilmesi zor anlardır.
Joe, K.’dan şık bir şekilde paketlenmiş Noel hediyesini alır. Joe paketi açtığında daha önceki buluşmalarında K.’nın kendisine yaptırdığı düğümlerden oluşan, üzerinde ismi yazan –kırbacın üzerinde Fido yazar; Jeo’ya K.’nın verdiği isim Fido’dur- kırbaç olduğunu görür ve ödülünün bir an önce tadına bakmak amacıyla uygun ortamı tıpkı K.’dan öğrendiği gibi hazırlar. K. kendisine yaklaşınca ona cinsel birleşme istediğini Jeo diliyle –her şeyi direk ve net söyler Jeo- söyler. Ki Jeo, K.’nın bırak cinsel birleşmeyi bunun ima edilmesine bile tahammülü olmadığını bildiği halde yapar bunu.  Elbette K. tarafından bu istek reddedilir. K. Jeo’ya kural dışı davranışlarından dolayı ‘kırk kamçılı maksimum Romen’i’ vereceğim der. Kırk kamçılı maksimum Romen cezası hiçbir zaman bir seferde uygulanmamış bir cezadır; üç bölüm halinde uygulan bir cezadır. İsa’ya bile otuz dokuz kamçı cezası uygulanmıştır. Çünkü kırk üçe bölünemediği için otuz dokuz üçe bölünüp uygulanmıştır. Bu durumda Jeo çile çekenlerin piri olmuştur desek yanlış olmaz sanırım. Üstelik Jeo, ceza uygulanırken hiç itiraz etmez. Aksine kalçasına kamçıları yerken klitorisini altındaki kitapla uyararak hayatında ikinci kez orgazm olmayı başarır. Jeo’nun bu esnada yüzünde gördüğümüz mutluluk, kalçasının halini de gören izleyiciyi şaşkına çevirir. Jeo’nun aldığı haz o kadar yüksektir ki gözleri yuvalarından çıkacak gibi olur, en büyük acılar sırasında çıkmayan sesi kendini koyverir. Ve hayaline çocukken yaşadığı orgazm anı gelir. İşte bu an da Jeo’yu kıskanmamak elde değildir. Zira çocuklukta yaşanılan bir duygunun bırak aynısını benzerini bile yaşayamaz birçok yetişkin. Jeo belki de hayatının kalan kısmında bırak cinsel ilişkiye girmeyi mastürbasyon bile yapamayacak deformasyon yaşar bu ceza sırasında; ama Jeo için o an yaşadığı haz her şeye bedeldir.
İzlemesi birbirinden zor sahnelerle örülü Nymphomaniac filminde Trier, Nemfomanyak olanları yargılamaz aksine onları anlamaya ve anlatmaya çalışır.
*Sahne fazlasıyla şiddet ve cinsellik içerdiğinden filmin tanıtım videosunu paylaşmayı daha uygun buluyoruz. Anlatılan sahne filmin ortalama 55 ile 60’ıncı dakikaları arasında geçiyor.