9 Ocak 2015 Cuma

SEVGİYİ BULANA KADAR


S. J. Watson’ın ilk kitabı olan Before I Go To Sleep, Rowan Joffe  tarafından sinemaya uyarlandı. Yazarın bu ilk romanı 1.000.000 dan fazla satmış, 42 farklı ülkeye satılmış,  Ayrıca edebiyat dünyasının en prestijli ödüllerinden Galaxy Ulusal Kitap Ödüllerinde en iyi polisiye-gerilim kitabı ödülünü ve İngiliz Polisiye Yazarları Derneği (CWA) John Creasey Hançer Ödülü’nü de hiç kimseye kaptırmamış. Bu kadar büyük başarıya ulaşmış bir romanı Ridley Scott yapımcılığını yaparak Holywood’un başarılı romanları affetmeyeceklerini bir kez daha göstermiş oldular.

Filme gerilim filmlerinin vazgeçilmez güzelliği Nicole Kidman’ın yataktan hızla kalkışı ve ne olduğunu hatırlayamadığını anladığımız sahne ile başlarız. Ve sonra da yanında yatan adamın uyanarak ona neler olduğunu anlatması ile Colin Firth ile karşılaşırız. Ve böylece filmin ilk sahnesinden hiçbir şey olmasa da oyunculuklar ile gider bu film diye düşünürüz. Ama her roman denemesinde olduğu gibi film romanda anlatılanlara yetmiyor. Roman da uzun uzun anlatılan günlük kısımları da dahil olmak üzere birçok kısım filmde hızlıca söyleniyor. Normal bir film süresinden bile kısa olan Before I go To Sleep çoğu şeyi koştura koştura hatta atlayarak atlatmak zorunda kalıyor. Bu da senaryoda boşluklara kafalarda soru işaretlerine sebep oluyor.



Yaşadığı bir olay yada kazadan sonra(aslında filmin başından beri çözmeye çalıştığı şey)  hafızasını kaybeden ve amnezi hastası olan  Christine Lucas’ın her sabah uyandığında her şeyi unuttuğunu, her gün tekrar öğrenmeye başladığını izliyoruz. Ama Christine’nin her günü birbirinden karmaşık ve gerilim yüklü bir şekilde ilerliyor. Her gün bir nevi hep aynı şeyleri tekrar ediyor ama aynı zamanda her yeni günü başka bir sürprizle geliyor. Bu sürprizler sürekli kahramanımızın kafasını karıştırmaya, hergün farklı bir psikolojide olmasına neden oluyor. Tabi seyirci olarak bizde Christine ile birlikte  yaşananları hatırlıyor bir yandan da onunla birlikte sarsılıyoruz. Hiçbir noktada Christine’den bir adım önde olamıyoruz. Evdeki adam onun kocası mı ? Peki kocası ona doğruyu söylüyor mu? Oğluna ne oldu? En yakın arkadaşı neden onu terketti?....

Bu saydığım soruların en büyüğü ve filmin kilit noktası olan soru ise flasbackler ile izlediğimiz Christine’nin hafızasında gidip geldiği sahneler. Christine’nin hafızasında gidip gelmeleri ile her defasında biraz biraz gördüğümüz parça parça sahneler de acaba ne oldu? Film sürekli diğer küçük sorular ile birlikte bize asıl büyük soruyu sorduruyor. Ve film süresince dikkatimizi diri tutuyor. Ama yönetmen dikkatimizi diri tutmak ile yetinmeyip bizi birazda tedirgin ve rahatsız etmeyi deniyor. Filmin yavaş yavaş çözülmeye başladığı kocası ile olan sahneler bizi tabiri caizse gerim gerim geriyor.  



En büyük süprizini ise tabiî ki sonlara saklıyor. En büyük soru işaretini film boyunca olduğu gibi flashback ile değil de tekrardan aynı mizanseni kurup  Christine’ye hatırlatarak cevaplıyor. Hatırlaması ile de gerilim tavan yapıyor. Özellikle romanı okuyanların çok büyük beklentiler içerisine girmeden, biraz gerilip kafamızı kurcalayalım ve başarılı oyunculuklar izleyelim diyorsanız izlemenizi öneririm.

BEFORE I GO TO SLEEP
YÖNETMEN:ROWAN JOFFE
SENARYO:ROWAN JOFFE
İNGİLTERE/2014/92 DK


3 Ocak 2015 Cumartesi

KÖPEKLİ ŞEHRİN TROMPETÇİSİ


Bu yıl Filmekiminde izlediğimiz eşsiz filmlerden biri olan White God oldukça sert eleştirilerini masalsı bir dille ekrana taşıyan farklı bir yapım. Yine bir çocuk  ve ona eşlik eden bir hayvan kahramanın olduğu alışılagelmiş bir film izleyeceğini düşünen seyirciyi oldukça şaşırtacak derecede derdi olan ve bu derdini tüm vahşetiyle ekrana taşıyan bir film White God.

Yönetmen açılış sahnesi ile başlar seyircisini rahatsız etmeye. Son zamanlarda birçok filmde kullanılan (Kosmos gibi) mezbaha görüntüsüyle insanoğlunun sırf beslenmek için yaptığı yada ortak olduğu vahşeti en ince ayrıntısıyla gözler önüne sererek  seyirciyi sorgulatır. Bu muhteşem sahneden sonrada çok ara vermeden devam eder anlatmaya  yönetmen. Macaristan da uygulanmaya başlayan ırkçı yasayı, hayata olan öfkesini çocuklarına yönelten ebeveyni, öğrencilerini anlamaya çalışmayan sadece suçlayan öğretmeni, çöpe attığı artıkları bile hayvanlar ile paylaşmaktan aciz insanları, para kazanmak yada egolarını tatmin etmek için hayvanlara işkence yapan zavallıları nefes almadan izleriz.



İzlerken de yer yer duymaya bile tahammül edemeyeceğimiz sertlikte gerçeklere tanık olur, net bir şekilde safımızı belli ederiz.  Evet izleyici olarak artık insanlığın varoluşundan itibaren itilip kakılmış, kötü emellerine alet edilmiş, kullanılıp atılmış olan köpekler için atmaya başlar kalbimiz. Ve olacaklar daha da heyecanla beklenir. Yakın zaman da Kaan Müjdeci tarafından yine benzer konulara değinen Sivas filmi çekildi. Ama Sivas da White God'daki vahşetin çok çok azına şahit olduk. White God'da ise her şey tüm çıplaklığı ile gözler önüne seriliyor.


Doğa kendisine yapılanları elbette cezasız bırakmayacaktır.  Tıpkı devletler tarafından kendi amaçlarını gerçekleştirmek için kurulup desteklenen örgütlerin bir tarafa atılınca asıl varlık nedenine şiddetini yansıtmaya başlaması gibi köpeklerde kendi amaçları uğruna kullanılıp daha sonra başlarından savılmalarının intikamını alırlar. Hem de tam da insanlığın onlara öğrettiği gibi.  Safkan olmadıkları için sokağa atılan, buradan da toplanarak barınaklara götürülen köpekler zulmün farkında ama örgütsüzdürler.



Hayatta insanoğlundan en büyük işkenceyi yaşamış olan Hagen’ın barınağa gelmesi ile beklenilen lider gelmiştir. Tek bir hareket ile liderliğini ispatlayan Hagen zaten pusuda bekleyen öfkeyi gün yüzüne çıkarmış ve kitleleri arkasına almıştır. Artık örgütlü olan bu köpek topluluğu intikamını almaya başlar. Ve maalesef  insanlar tarafından ruhlarına işlenen kötülük ile vereceklerdir cevaplarını.  Köpeklere yapılan zulüm ne kadar açık ve sert dile getirildiyse intikam da o kadar sert dile getirilir ve olan yine bu vahşeti izleyen seyirciye olur.

Filmde açılış sahnesi kadar muhteşem bir kapanış sahnesi de yer alıyor.  Her şey, herkes kötü mesajı vermek değildir filmin derdi. Hiçbir canlı kötü olarak doğmaz sonradan kötü hale getirilir demektir amacı. Hagen  ve diğer köpekler yaşadıkları işkencelerden sonra bir canavara dönüşmüş olsalar da içlerinde iyiliği de hala barındırıyorlar. Sadece bunu açığa çıkaracak kişi lazımdır. Bu da tabi ki Hagen gibi filmimizin kahramanı Lili’dir.  Hagen’ın isyanı başlatması Lili’nin müziği ile başlar ve bu süreci parelel bir kurgu ile izleriz. İsyanın bitişi de yine Lili’nin müziği ile olur.  Müzik ile Hagen’ın ve diğer köpeklerin içindeki iyiliği ortaya çıkarır Lili. Tıpkı Fareli Köyün Kavalcısı gibi.

FEHER İSTEN-WHİTE GOD-BEYAZ TANRI
YÖNETMEN: KORNEL MUNDRUCZO
SENARYO: KORNEL MUNDRUCZO, VİKTORİA PETRANYİ, KATA WEBER

MACARİSTAN-ALMANYA-İSVEÇ/2014/119dk

20 Aralık 2014 Cumartesi

2014' EN İYİ 10 FİLMİ LİSTEM

2014'ün EN İYİ 10 FİLMİ

  • Inside Llewyn Davis(Sen Şarkılarını Söyle)

  • The Grand Budapest Hotel(Büyük Budapeşte Oteli)

  • La grande bellezza(Muhteşem Güzellik)

  • En duva satt på en gren och funderade på tillvaron(İnsanları Seyreden Güvercin)

  • Kış Uykusu(Winter Sleep)

  • Frank

  • Deux jours, une nuit(İki Gün Bir Gece)

  • Only Lovers Left Alive(Sadece Aşıklar Hayatta Kalır)

  • Weekend(Haftasonu)

  • Sivas
NOT: FİLMLER ARASINDA SIRALAMA YOKTUR.

15 Aralık 2014 Pazartesi

BÜYÜYEN LEŞ KARGALARI


İlk filmi Geriye Kalan ile 48. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde en iyi yönetmen ödülünü alan Çiğdem Vitrinel, bu yıl Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku filmi ile aynı ödülü alamasa da festival izleyicisinin gönlünü fazlasıyla kazandı.

Üretim sıkıntısı yaşarken aşık olan, daha sonra aşık olduğu kadın tarafından terk edilen  erkek hikayesi gibi son derece klişe bir hikaye  Vitrinel’in elinde  bambaşka bir hale dönüşüyor. Tabi ki hikaye son zamanlarda ülkemizde de örneğini çok gördüğümüz (İncir Reçeli, Karışık Kaset) filmlerde ki gibi erkeğin tarafından anlatılıyor. Fakat bu kez hiçbir şekilde ilahlaştırılmayan karakterler var karşımızda. Kararlı, özgür, ne yaptığını bilen bir kadın gibi gözüken Müzeyyen’in aslında birçok kadın gibi zaaflarının olduğunu kısa bir süre sonra anlıyoruz. Gayet cool görünen Arif’in ise kendi kendine yetemeyen, ilgi ve şefkat bekleyen bir erkek olduğuna şahit oluyoruz. Tabi bu da izlediğimiz karakterleri çok daha gerçekçi ve bizden birileri yapıyor. Ve filmi diğerlerinden ayıran en önemli nokta da burası.



Kitabını yazma aşamasında olduğu görülen Arif’in bir yandan da kendi iç sesinden kitabından pasajlar duyarız. Duyduğumuz bu pasajları ekranda yazı olarak da görürüz. Hatta bu gördüğümüz ve duyduklarımızın filmde yaşananların ta kendisi olduğunu anlarız.  Bir yandan Arif’in Müzeyyen ile tanışıp sevgili olduğunu görürken diğer taraftan da Müzeyyen’in Arif’in kafasında yarattığı hayali olduğundan şüpheleniriz. Kitap yazıldı mı? Yoksa Kitap hiç bitmeyecek mi? Müzeyyen gerçek mi? Yoksa sadece bir hayal kahramanı mı? Film çok uzun bir süre bu sorularla izleniyor. Bu da tabii ki ilgi ve alakayı sürekli diri tutuyor.

Vitrinel bu güne kadar maço, küfürbaz erkek olarak izlenen  çok sevilen, hatta bu karakter ile özdeşleşen bir oyuncuyu tam tersi bir rolde oynatarak çok büyük bir cesaret örneği gösteriyor. Ülkemiz sinemasındaki genel geçer kuralları rol seçiminde de yerle bir ediyor. Ve bu seçim Erdal Beşikçioğlu gibi başarılı bir oyuncudan yana olduğundan, cesaret olumlu sonuç veriyor. Beşikçioğlu bu kez de tanıdığımızın tam tersi bir kişi olarak gönlümüzü kazanıyor.



Arif’in gittiği bir kahvede bir erkek korosunun  erkeklerin  kadınlar hakkındaki genel geçer düşüncelerini mizahi bir dille dinler ve filmin en keyifli sahnelerinden birini izleriz. Bu koro sesleniş halinde iken Arif hiçbir düşünce beyan etmez.  Zaten Arif insanlarla karşılıklı konuşmaktan pek haz etmez. Onun tercihi kendisine karşılık veremeyen eşyalardır. Tüm duygularını onlarla paylaşmaktan haz alır. Hatta eşyalarla konuşmaları o kadar içten ve samimidir ki hep eşyalarla konuşsun isteriz. Fakat kendisi ve eşyalarla konuşan, sürekli ilgi ve şefkat bekleyen çocuk Arif büyür ve bizi terk eder. Ama tabi ki Arif gibiler hep olacaktır. Bize bu Arif’ler den birini başarılı bir şekilde izlettiren bu film asla es geçilmemeli derim.

Filmle ilgili bence çok büyük ve tek sıkıntı Harun Tekin’in filmde oynaması olmuş. Sırf müziklerini yaptı diye havada kalan bir rol ile filmde oynattırılması film için de Harun Tekin için de büyük talihsizlik olmuş ne yazık ki.



FAKAT MÜZEYYEN BU DERİN BİR TUTKU
YÖNETMEN:ÇİĞDEM VİTRİNEL
SENARYO:ÇİĞDEM VİTRİNEL, CEYDA AŞAR
YAPIM:TÜRKİYE/2014
OYUNCULAR:ERDAL BEŞİKÇİOĞLU, SEZİN AKBAŞOĞULLARI





































6 Aralık 2014 Cumartesi

İYİLEŞİR Mİ Kİ BU KESİK İZİ?


Dikkat bu yazı spoiler içerir!

Her yeni  filminİ merak ve heyecan ile beklediğimiz Fatih Akın, bu kez tarzından çok uzak bir filmi mercek altına aldı. Fatih Akın ‘Duvara Karşı’ ve ‘Yaşamın Kıyısında’ filmlerinden sonra ‘The Cut’ filmi ile üçlemesini tamamlıyor. Üçlemedeki filmler sırasıyla benim Türkiye ile olan ilişkilerimin sürecidir diyor Akın. Bildikleri ve öğrendikleri arttıkça, ülkesini tanıdıkça senaryosu da ona göre biçimlenmekte gerçekten de. Çok daha butik bir olay çevresinde dolaşan Duvara Karşı’dan daha geniş topraklara yayılan Yaşamın Kıyısı’na oradan da neredeyse bir dünya yapımı The Cut’a uzanmakta Akın’ın filmografisi. Elbette anlatılmak istenen konu büyüdükçe, bütçede ona göre büyüyor. Bütçe ile birlikte özgürlüğün ve özgünlüğünde ona göre azalmaktadır. Bu her büyük bütçeli iddialı filmler de yaşanılan bir kaderdir.

Bu nedenlerden dolayı filmin tahmin edileceği gibi eleştirilen bir çok noktası var. Ve bu eleştiriler daha film gösterilmeden başladı. Defalarca söylendi, tartışıldı. Bunları tekrardan bende söylemek istemiyorum. Ki zaten bazı eleştirileri de çok gereksiz görüyorum. Bu filmin Türkiye için çok önemli bir misyonunun olduğunu ve bu önemli misyonundan dolayı  bile kucaklayıcı bir yaklaşımda bulunmamız gerektiğini düşünüyorum.



Bu kadar ön açıklamadan sonra filme geçecek olursak; Film iki bölümden oluşuyor. İlk bölüm, 1915 yılında yaşanmış Ermeni soykırımından dolayı suçluluk duymak ve özür dilemek temeline göre işlenirken  İkinci bölümde  ise Ermeni diasporası üzerinden ilerler. Tabi ki Sorun Ermeni meselesi olunca bu ikisi birbirinden ayrı düşünülemez. Filmin birinci bölümünde Mehmet(Bartu Küçükçağlayan) karakteri filmin en önemli metaforu.  

Nasıl mı? Şöyle ki; Mehmet, Nazeret’in (Tahar Rahim) boğazını keserek onu boynundaki kesik izi ile birlikte ömür boyu sessizliğe mahkum eder. Sonrasında ise onun yaşaması için elinden geleni yaparak af diler. Ama tabiî ki hep böyle gitmiyor film.  Göç eden Ermeni kadınlara tecavüz eden eşkiyalar, anne ve babasından ayrı düşüp vahşetin ortasında çaresiz kalan Ermeni çocuklar, Ermenileri öldürsünler diye dışarı salınan mahkumlar… Yani o dönemde  Mardin toprakları tam bir keşmekeş içinde , Nazeret’in ailesini bulmak için gittiği topraklarda da devam ediyor bu keşmekeş.  Bedeviler tarafından satın alınan Ermeni kızları, kamplarda ölüme mahkum olan kadın ve çocuklar…



Mardin’de Nazeret’e yardımcı olan asker kaçaklarından sonra Halep’de de bir Arap sabun imalatçısı bu görevi üstleniyor. Halep’de geçen hikaye de Akın metaforları yine devreye sokuyor. Hikayenin Halep kısmında sabun imalathanesini mekan olarak seçerek sabun üzerinden soykırım olduğuna işaret ediyor.  Ama aynı zaman da imalathanenin sahibi tıpkı ‘Schindler’s List’ filmindeki Schindler gibi savaşın kaybedenlerine imalathanesinde kucak açıyor.  Ve sessiz  Charlie Chaplin filminde Chaplin’in derdini hareketlerle anlatmaya çalışması bazen de yanlış anlaşılması, Nazeret’in durumuna bire bir uyuyor.

 Film izlerken karşılaştığı çırağından kızlarının yaşadığını öğrenmesi ile The Cut bir yol hikayesine dönüşüyor. Ve tabiri caizse bizi umuda ulaştırma azmiyle  kıta kıta dolaştırıyor. Lübnan’dan Küba’ya, Küba’dan Amerika’ya, oradan da daha kuzeye giden Nazeret’i takip ediyoruz. Ve kızlarını bulması için inanılmaz bir istek duyuyoruz. Çünkü eğer kızlarını ya da kızını bulursa umudun hiç tükenmediğine dair hissimiz devam edecek. Biliyoruz ki Nazeret’in mutluluğu yüreğimize birazcık da olsa su serpecek. Dileğimiz tam olmasa da gerçekleşiyor. Kızlarından birini sakat bir halde buluyor. Dilsiz baba ve sakat kızı, sessiz ve sakat bırakılmış Ermeni  milletini temsil ediyor.



Akın filmde ermeni bir demirci ustasının bu süreçte yaşadıklarını,onun gözünden gördüklerini göstermek istedim diyor. Gerçekten de o günlerde yaşanılanlara Nazeret ‘in gördüğü ve yaşadığı kadar şahit oluyoruz. Ve en önemlisi Ermeni halkının değil, Nazaret’in bakış açısını, olaylar karşısındaki tepkilerini izliyoruz. Kendi halkından olan zengin tüccara yardım etmeye çalışmaması  aralarındaki sınıf farkından dolayı . Savaşın bitmesiyle Halep’i terk eden Türklere bir türlü taş atamaması ise kendi yaşadıklarını hatırlattığı içindir.

Son dönem filmlerinde izlemekten büyük keyif aldığımız Tahar Rahim’in oyunculuğu, Ermeni asıllı Amerikalı senarist Mardik Martin’in başarılı kalemi, Alexander Hacke’in filmle büyük bir uyum yakalayan müzikleri , başarılı sanat ve kostüm yönetimi söylenmeden geçilmemeli.
Akın önemli bir misyonu üstlenerek, tabiri caizse taşın altına elini koyarak zorlu ve meşakatli bir yola girmiş. Ve bu zorlu işin altından elbette eksikleri ve yanlışlarıyla da olsa kalkıyor. Tarafsız bir gözle, kimseyi yargılamadan söyleyeceğini söylüyor.

THE CUT (KESİK)
YÖNETMEN:FATİH AKIN
SENARYO:MARDİK MARTİN
OYUNCULAR:TAHAR RAHİM, SİMON ABKARIAN, MAKRAM KHOURY, BARTU KÜÇÜKÇAĞLAYAN
YAPIM: 2014 / ALM-TUR.-FRA.-POL.-KAN.-RUS. / 138 DK.





25 Kasım 2014 Salı

ŞARKILAR HEP BİZİ SÖYLER

Tunç Şahin tarafından Uygar Şirin’in aynı adlı romanından beyazperdeye uyarlanan ‘Karışık Kaset’ iyi kotarılmış ana akım filmler de hala çekilebiliyor umudunu verdi. Sanıldığı gibi bir aşk filmi değil Karışık Kaset. Bir büyüme hikayesi, popüler müzik tarihçesi ve baba-oğul ilişkisinin filmi.

Aslında bir erkek dünyası hikayesi film. Sarp Apak’ın canlandırdığı Ulaş karakterini aşkını, babası ile olan ilişkisini ve ideallerini izlerken onun büyümesine ve olgunlaşmasına şahit oluyoruz. Ulaş’ın gözünden görüyoruz dünyayı. Onun dinlediği şarkıları dinliyor, onun aşkıyla heyecanlanıyor, onun ile annesine kızıp babasına yaklaşıyoruz.



Filmde iki çift var. Bu çiftlerden  biri evlenmiş ama evliliklerini mutlu bir şekilde devam ettirememişlerdir.  Ulaş’ın anne ve babasıdır bunlar. Baba müzik sevdalısı, bu konuda azımsanmayacak bir birikime sahip, bu birikimi ile bir kitap yazmak isteyen evcimen bir erkektir. Anne ise kocasının bu durumundan hayli şikayetçi, gezmeyi seven, daha özgür ruhlu bir kadındır. Ulaş da müziği çok seven, tıpkı babası gibi bu konuda engin bir dünya görüşüne sahip, sakin ve tatminkar bir insandır. İrem ise Ulaş’ın annesi gibi özgür ruhlu, gezmeyi seven, dışa dönük bir kadındır. Peki farkları ne diye soracak olursak; Ulaş bir yerden sonra üzerindeki ölü toprağı atarak harekete geçmesini bilirken İrem ise yanında ki erkeğe her koşulda desteğini esirmez. Aslında Ulaş babanın, İrem de annenin yapmak isteyip de yapamadıklarını başaranlardır.

Ulaş her ne kadar idealleri olan bir erkek olsa da İrem ile karşılaşmasa çok da harekete geçmeyecek birisidir. Ama İrem Ulaş’ı harekete geçirir. Zaten tek ihtiyacı birazcık dürtülmek olan Ulaş ideallerini gerçekleştirir. Her 10 yılda bir İrem ile karşılaşan Ulaş her defasında hayatı ile ilgili büyük bir adım atar.  Babasına destek olmayarak onları terk eden bir anneden sonra zaten çocukluk aşkı olan İrem Ulaş da gittikçe büyüyen bir arzuya dönüşür.



Ulaş babasının tüm eksik ve yanlış yanlarını görmesine rağmen onun yolundan gidiyor. Onun dinlediği şarkıları dinliyor, ondan tavsiyeler alıyor, birlikte hoş sohbetler yaparak zaman geçiriyor. Çünkü her şeye rağmen annesinden daha samimi buluyor babasını. Tabi baba yaşlanıp kendi de büyüyünce bu hayranlık biraz da olsa geçmeye başlıyor . Artık babasını eleştiriyor, kızıyor hatta bazen küçümsüyor. Ama her şeye rağmen onu hiçbir zaman annesinin yaptığı gibi bırakmıyor. Hatta ve hatta babası öldükten  sonra da bir süre onu bırakamıyor. Ne zaman ki olgunlaşmasını tamamlıyor; o zaman babasına veda edebiliyor.

Film her ne kadar mutlu son ile de bitse de klişe bir film değil asla. Film boyunca kocalarından boşanan, sürekli yaşadığı yeri değiştiren, doğru insanı buluncaya kadar birden çok defa nişanlanan, sevgilisini aldatan kadın karakterler görüyoruz. Gençlik yıllarında duvarın üzerinden atlayanda, okulu kırma teklifinde bulunan da, başını omzuna yaslayanda, sevişmeyi başlatan da İrem’dir. Ulaş İrem’i izleyen, onun planlarına dahil olandır. Kesinlikle iyi çizilmiş bir kadın karakter var karşımızda. Ama tabi ki bu hikaye İrem’in değil Ulaş’ın hikayesidir. Ve Ulaş tüm naifliği, abartısız hareketleri, sade ve samimi hayatı ile kendimizi ona çok çok yakın hissettiriyor.



30 yıla yayılan bir hikayesi olduğu için bir nevi dönem filmi de sayılan Karışık Kaset bu yükün altından başarı ile kalkıyor. Hikayenin geçtiği mekan, objeler ve renk kullanımı ve elbette müzikleri  ile bizi önce doksanlara sonrada ikibinlere götürüyor.  Baba ile Ulaş’ın kullandığı renkler ile anne ile İrem’in kullandığı renklerin benzerliği, İrem’in Ulaş’ın hayatına girdiği zamanlarda renklerin canlanması gibi ayrıntılar gözden kaçırılmaması gereken detaylar. Ulaş’ın evin bozuk olan lambasını babası gibi yıllarca tamir etmemesi de  babası ile arasındaki benzerliği gösteren güçlü bir metafor.  
Son dönemlerde yapılan yeşilçama saygı duruşu yapan filmlerden sonra altmışlar sonrası  popüler müziğe saygı duruşu yapan Karışık Kaset filmi illaki bir yanıyla sizi çekip sarmalayacak bir yan barındırıyor. Hikayenin hiçbir yanı sarmadı mı? Muhteşem müzikleri dinler kulağınızın pasını silersiniz o zaman da.

KARIŞIK KASET
YÖNETMEN: TUNÇ ŞAHİN
SENARYO: TUNÇ ŞAHİN, MERT ATALAY
YAPIM: 2014/TÜRKİYE

OYUNCULAR: SARP APAK, ÖZGE ÖZPİRİNÇCİ

15 Kasım 2014 Cumartesi

Sürtük Club’ın Kaybedenleri

Yeşilçam döneminde toplumsal gerçekçi içerikli filmler (Bereketli Topraklar Üzerinde, Hakkari de Bir Mevsim) yaparak farklılığını ortaya koyan Erden Kıral, son dönem Türkiye sinemasında da art arda filmler çekerek varlığını devam ettiriyor.  Son çektiği Gece filmiyle bize ikinci bir Masumiyet ya da Kader filmi izlettirebilecekken, sabit öyküye eklemlendirdiği yan öyküler ile heyecanımızı yolda bırakıyor.

Bekir ve Uğur’un hikayesine benzeyen Süsen ile Yusuf hikayesi var Gece’de. Fakat bu kez Uğur gibi ne yapacağını bilen, güçlü asla amacından sapmayan bir kadın karakter değil Süsen gibi. Kendine çizdiği yoldan pişman, kurtarıcısını bekleyen zayıf bir kadın karakter var. Uğur gibi Bekir’i peşinden sürükleyen değil , Yusuf’un peşinden sürüklenen bir kadın Süsen. Aslında filmin diğer kadın karakterleri de aynı bakış açısı ile çizilmiş. Kocası tarafından terk edilmiş ve bu durum karşısında suskunluğa bürünmüş anne, abileri ile görüşmek ve ailenin fertleri arasında tampon oluşturma dışında hiçbir eylemine tanık olmadığımız küçük kız, nişanlısını kaybettikten sonra fahişe olmayı tercih eden kadın… Yeni bir hayat yaşamak isteyip her şeyi terk eden de, örgüte katılarak, gerektiğinde örgüte bile kafa tutup ölümü göze alan da, bedenini açlığa yatırarak ölümü hiçe sayan da hep erkek.mKadınlar sadece gitme, ölme, yapma diye yalvaran onlarsız yapamayan varlıklar.



Belki de bu erkeklerden  tek zavallı olanı Yusuf; o da bu zavallı hayatına Süsen’i ortak ederek  ona acımamıza engel oluyor. Yusuf bulaştığı pislikte yaşayabilmek için delicesine sevdiği Süsen’ini bile paylaşabilecek kadar batmış durumda. Belki de filmin en düşmüş karakteri. İçinde bulunduğu çıkışsızlıktan dolayı ne gurur ne namus biliyor. Zaten film ile birlikte Yusuf ile Süsen de  dibi boyluyor.

Filmin ilk yarısına kadar devam eden kısmı genelde Yusuf ile Süsen hikayesini anlatır. Ve bizi ekrana kilitler. Fakat diğer hikayeler  eklemlendirilmeye başlayınca kurgu kopmaya başlar. Hikaye akmaz, soru işaretleri başlar. Zahit, örgüt tarafından cezalandırılacak kadar ne yapmış olabilir? Nahit, örgüte katıldıktan sonra nasıl bir süreç geçirerek ölüm orucu kadar sağlam bir duruş gerektirecek noktaya geldi? Anne Nahit’i hapishanede gördükten sonra neden yok? Kız kardeş her gün üst üste birilerini hapishaneye nasıl götürebiliyor?... Neyse ki filmin ortalarında yaşanan bu kopmaları final ile biraz da olsa telafi ediyor Kıral. Final de asıl izlememiz gereken hikayenin hazin sonu yüzümüze tokat gibi çarpar.



Filmin iç bulandırıcı ve sıkıntılı Yusuf ile Süsen hikayesine eşlik eden yeşil renk, devrimci Nahit’in hikayesinde ki kırmızı renk kullanımı Feza Çaldıran elinden çıkan görüntü yönetimini başarılı kılan çalışmalardan.  Birbirine eş zamanlı ilerleyen üç hikayeyi paralel bir şekilde fakat  eşitsiz anlatan bir kurguya sahip.  İzmir’in banliyö treni filmde gitmek ile kalmak ikileminin olduğu sahnelere başarı ile yedirilmiş.

Toplumsal konulara duyarlı olması ile tanıdığımız Erden Kıral’ın tabiî ki zamanında yaptığı gibi bu konuları başarılı bir şekilde filmlerinde işlemesini isterim. Fakat bunu yaparken daha minimalist bir yol çizse daha iyi olur sanırım. Aynı filmin içinde ben bunu da bunu da veririm gibi bir açgözlülüğe girmemesi gerek. Yine de her türlü olumsuzluğa rağmen Yusuf ile Süsen’in hikayesini izlemek, Mert Fırat başta olmak üzere Ayça Damgacı’ nın , İlyas Salman’ın mükemmel oyunculuklarına şahit olmak için gidin ve Gece’yi izleyin derim.

GECE
YÖNETMEN:ERDEN KIRAL
SENARYO:RIZA KIRAÇ
OYUNCULAR:MERT FIRAT, NURGÜL YEŞİLÇAY, AYÇA DAMGACI
YAPIM: 2014 / TÜRKİYE / 100 DK.