15 Aralık 2015 Salı

O AN: Daisies


Papatya Gibisin Asi ve Çılgın


Çek Yeni Dalgası’nın en önemli kadın yönetmenlerinden Vera Chytilová, 1966 yılında başyapıtı Sedmikrásky (Daisies) filmini çeker. O dönem iktidarda olan sosyalizmi eleştirdiği ve yemek israfı yaptığı gerekçesiyle yasaklanan film sonra tekrar gösterime girer. Güçlü bir sistem eleştirisi yapan film, aynı zamanda bugüne kadar çekilen en güçlü feminist sinema örneğidir. Başrol oyuncusu iki kadın üzerinden ilerleyen Daisies, kadını objeleştirmediği gibi kadına yine kadın bakış açısıyla bakarak Âdem ile Havva hikâyesini, Havva ile Havva hikâyesine dönüştürür. Sürrealizm, Dadaizm, Fütürizm gibi birçok akımdan etkilenen ve bunları bünyesinde çok başarılı bir şekilde taşıyan Daisies ölümsüz yapıtlar arasına katılır. İşte böylesine bir filmin son perdesini konuşmak isterim.

Sahne, kural tanımaz, isyankâr ikilimizin mükellef bir sofraya ev sahipliği yapan bir odaya girmeleri ile başlar. Gördükleri karşısında kendilerinden geçen ikili, her ne kadar önceleri yıkıma geçmemek için kendilerini dizginlemeye çalışsalar da pek başarılı olamazlar. Zira ilk etapta çaktırmadan yemeklerden yeme gayretini pek uzun sürdüremezler. Chaplinvari hareketler yapan ikili yemek yerken hiçbir görgü kuralına uymazlar, fondaki müziğe eşlik eden ağız şapırtısı seslerini fark etmemek imkânsızdır; bu isyancı kadınlarımız her zaman onlara dikte edilenin tersini yapmış, aykırı kadınlardır ne de olsa. Her ne sebeple olursa olsun cici kız olmamışlardır. Elbette bu muhteşem bir şekilde hazırlanmış oda sistemin bir alegorisidir aslında. Tavanda asılı heybetli, göz alıcı avizeden, masadaki birbirinden iştah kabartıcı yemekler var olan sistemin görünen makyajlı yüzünü temsil eder. İşte Daisies’in kahramanlarının bozmaya, yıkmaya ayarlı davranışları bu odada önce yavaştan, ilerleyen zamanlarda ise kontrol edilemez düzeyde şiddetli bir eyleme dönüşür. Her başkaldırıyı tetikleyen küçük bir hareketi de yanlışlıkla kırılan kadeh temsil eder. Zaten kadehin kırılmasından sonra sofradaki tüm yiyecekleri hızlandırılmış bir şekilde görmemiz, domino taşı etkisinin başlayacağı sinyalini verir. Bu eylemde yemekler silahların metaforudur. Karakterlerimiz sistemin bütün makyajını bozup, allak bullak ettikten sonra bile hızlarını alamazlar; bir nevi bürokrasiyi temsil eden masanın üzerine çıkarak ahlaki değerlerine de tokat indirirler. Fakat bu yıkıcı eylemin kendiliğinden gelişen tepkisi artık durdurulamaz seviyeye gelmiştir. Eylemcilerimiz en üst mercii temsil eden avizeye tırmanıp güçlü bir şekilde sarsarlar. Bu sahneye bağlı sonraki ve filmin de son sahnesinde ise üzerleri gazete kâğıtlarına yani sistemin medya aracılığıyla yaydığı kurallarına sıkı sıkıya bağlanmış olduklarını görürüz. Bir önceki sahnede isyan eden karakterlerimizin biat eder ve bozduklarını toparlamaya başlarlar. Bir yandan bozduklarını onarmaya çalışırken bir yandan da biat eden konuşmalarını fısıltıyla yaptıklarını fark ederiz. Fısıltı ile konuşmalarından söylediklerinin aslında oldukça ironik olduğu sonucunu çıkarabiliriz. Yani her ne kadar tükürdüklerini yalasalar da aslında hiçbir zaman düzenin kurallarını içselleştirmezler. Zaten tüm çabalarına rağmen düzeni tekrar eski haline getirmeleri de mümkün değildir. Çabalamaları düzeni, yıkma eylemine uğramış halinden pek de ileriye götürmez. Her şeyi eski haline getirdiklerine inanan ya da inanmış gibi yapan iflah olmaz eylemcilerimiz ne yazık ki kendi kazdıkları kuyuya düşerler; eylem sırasında zarar verdikleri avizenin yani sistemin başındakilerin gazabına uğrarlar.

O AN: Sweet Movie


Stalinizmin Striptizi

Dušan Makavejev, Kara Dalga akımının ilk akla gelen yönetmenlerinden biridir kuşkusuz. Yugoslavyalı Makavejev her ne kadar ülkemizde WR-Misterije Organizma filmiyle tanınsa da üç yıl sonra 1974 yılında çektiği Sweet Movie, boynuz kulağa geçer misali çok daha cesur sahneleri ve sert eleştirileriyle yönetmenin filmografisine yerleşir. Kapitalizm ile olduğu kadar Stalinizm ile de problemleri olan Makavejev, filmlerinde her iki sisteme de eleştiri oklarını yöneltir. Lakin bunları yaparken klasik bir politik filmden çok daha farklı bir yol izler Makavejev. Sovyetler’in görünmeyen, gizli meselelerini tıpkı bir hafriyatçı gibi kazır durur. Sweet Movie’yi kapitalist sistem ve Sovyetler olarak iki bölümden ibaret olarak düşünebiliriz. Bunlardan Stalin’in Sovyetler’inin bir metaforu olan Kaptan Anna Planeta’nın potemkin zırhlısı içerisinde yarattığı komün hayatta yaşanılan bir sahne her ne kadar kabul edilemez görüntülere ev sahipliği yapsa da alt metinde söyledikleriyle çok çarpıcıdır.  

Sahne çocukların Anna’nın zırhlısında yer alan şekerlerle dolu odasına girmeleriyle başlar. Ortasında toz şekerden oluşan bir salıncak ve çevresinde çeşit çeşit şekerlerin olduğu bu oda haliyle çocuklar için büyüleyici bir yerdir. Lakin oda sadece şekerlerden ibaret bir yer değildir; duvarlarda Lenin, Stalin, Troçki, Marlon Brando gibi kişilerin resimleri, kurukafa üzerinde Pamuk Prenses resmi, çarmıha gerilmiş İsa figürü, Miss America amblemi ve daha neler neler… Oda oldukça karışık, göndermeleri bol olan bir mekândır. Tabii bu oda buz dağının görünen yüzüdür; zırhlının görülen yerleri birbirinden renkli ve eğlenceliyken görünmeyen kısımlarında çok daha farklı bir durum söz konusudur. Gördükleri karşısında kendilerinden geçen çocuklar içeriyi keşfetmeye çalışırken üzerini değiştirmiş olan Anna içeriye girer. Daha önce üzerinde savaş parkası varken şuan oldukça seksi bir gelinlik vardır. Çünkü bitmeyen bir savaşın komutanlarından olsa da yeni avları ile daha samimi bir şekilde buluşması gerekmektedir.  Bu nedenle seksi olması çok normaldir; Anna bugüne kadar şahit olmadığımız bir striptiz gösterisi sergileyecektir. Anna’nın kaptanı olduğu zırhlıyı Sovyetler, Anna’yı da o dönem Sovyetlerin lideri Stalin olarak düşünebiliriz. Zira Potemkin Zırhlısı Sovyetlerin bir alegorisidir. Bu durumda Makavejev Stalin’e duvarda kocaman resmi olan Troçki-Troçki, Stalin’in en büyük düşmanıdır- karşısında stripriz yaptırır. Anna sergileyeceği ritüeline başlamadan önce şekerle bir nevi kendini kutsar. Aslında şekerleri cephanelik olarak düşünmek gerek. Zira odanın duvarında yazan ‘’Hayatta Kal’’ yazısı tam da savaşın içinde olunduğunun ispatıdır. Bu beyazlar içerisinde melek misali süzülerek çocuklarla ilgilenen ve yavaş yavaş her birine üzerindeki gelinlikten parçalar çıkararak veren Anna, çocukları baştan çıkarmak için birbirinden cezp edici hareketler yapar. Lakin bu nefes kesici cazibe ne yazık ki öldürücü bir cazibedir. Ki daha önceki sahnelerde Anna’nın ağzından zırhlının içerisinde çok sayıda ceset olduğunu dinleriz. Burada Sovyetler Birliği topraklarının altında yatan binlerce ceset-özellikle Katyn Katliamı’nda ölenler- böylece ima edilir. Anna’nın üzerinden çıkan her bir parçayı kutsalmış gibi vücutlarına dâhil eden çocuklar, büyülenmiş bir şekilde onu izlerler. Artık sonunu başını düşünecek durumları yoktur; onlar bu cazibenin kollarına bırakmışlardır kendilerini. Anna ilk avını perde arkasına çekerken biz önümüzde duran kocaman Troçki resmi ile göz göze geliriz. Akıllarda çocukların akıbeti kalır geriye. Zira zırhlının görünmeyen yerlerine gittiklerini tahmin etmek güç değildir.


O AN: Pulp Fiction


Hedefi ‘’12’’den Vurmak


Quentin Tarantino, Reservoir Dogs’dan sonra 1994 yılında çektiği Pulp Fiction filmiyle zirveye yerleşir. Oldukça çılgın, renkli, uçuk- kaçık bir yapıya sahip Tarantino bu filmde eteğindeki taşların hepsini döker. Ve ortaya tarif edilemez bir daha belki de benzeri yapılamayacak bir film çıkar. Pulp Fiction insanı izlediğinde mest eden tadıyla kendine çılgınlar gibi hayran kitlesi toplar. Film sadece afişlerde değil; t-shirtlerde, duvarlarda, dergi kapaklarında, birçok objede hatta ve hatta hayranlarının vücutlarında yer bulur kendine. Böylesine bir filmin beni en çok etkileyen sahnesi ya da Tarantino kafasını en çok hissettiğim sahne ise Bruce Willis’in(Butch) başlayıp Ving Rhames’in (Marsellus) sonlandırdığı intikam sahnesidir.

Sahne, Butch’un içinde bulunduğu saçmalıktan tam kurtulacağı anda başlar. Aşağıda kurtarılmaya ihtiyacı olan düşmanına takılır Butch’un aklı. Kısa süren bir bocalamadan sonra dünden beri kendisi ve sevgilisi dışındaki hiçbir hayatı önemsemeyen hatta önüne çıkan tüm engelleri ne pahasına olursa olsun yok eden Butch, merhamete gelir. Ya da zaten başlamış olduğu cezalandırma oyununa hız kesmeden devam etme arzusuna kapılır. Butch, Marsellus’u kurtarmaya (ya da Zed ile Maynard’ı cezalandırmaya) aşağıya inmeden önce kendine bir silah seçmelidir. Dükkânda etrafı karıştırırken ilk eline bir çekiç alır daha sonra gördüğü beysbol sopası daha çekici gelir. Şu işe bakın ki dükkân tam bir cephaneliktir; Butch, testereyi görünce beysbol sopasından da vazgeçer. Son olarak kafasını yukarıya doğru kaldırmasıyla asıl karar kılacağı silahı bulur. Bu anlarda Butch’un kafasını yukarı kaldırması aslında bir nevi Tanrı’ya bakması olarak yorumlanabilir. Aşağıda cezalandırılmayı bekleyenler üzerinde kullanılacak kılıcı Tanrı işaret eder diyebiliriz. Butch’un kılıcı görmesinden sonra kameranın kılıca yakın çekim yapması bu silahı daha da yüceltir. Kılıcı eline alan Butch yaşadığı tereddütten de kurtulur; kılıcı eline almasıyla kendini tam olarak bir kurtarıcı ya da cezalandırıcı olarak hisseder. Butch içeri girdiğinde o büyük, güçlü Marsellus’un tecavüze uğradığını görürüz. Marsellus’a tecavüz eden Zed’i beklerken onları izleyerek tatmin olan Maynard ekranı büyük oranda kaplar. Böylece kamera bize ilk hedefin o olduğunu açıkça söyler. Butch gerçekten de tüm sinefiller için muhteşem bir görsel şölen sunar; adamı samuray gibi kılıcıyla önce boydan boya çizer sonra da önüne geçerek kılıcını geçirir. Burada adeta Maynard kendine harakiri yapıyormuş gibi olur. Bu etkileyici cezadan sonra sahnenin başından beri bize eşlik eden The Revels’in Comanche parçası susar. Zira sessizlik gereklidir; ikinci cezalandırma çok daha dikkat istemektedir.  Butch’un kılıcının altında esarete alınan Zed’in hesabını Marsellus görmek ister. Az önce kendisine tecavüz eden adamı eline geçirdiği tüfeğiyle tam da suçu yapan organından(penisinden) cezalandırır. Böylece oldukça şiddetli bir hadım edilme sahnesine tanık oluruz. Kurşunun şiddetiyle duvara çarparak yere kapaklanır Zed. Burada en dikkat edilmesi gereken şey ise; cezalandırılan adamın üzerinde polis üniformasının olmasıdır. Butch ile Marsellus zaten hiçbir kanun tanımayan, sürekli yasadışı işler yapan iki kişi olarak kendilerini engellemeye hatta pis emellerinde kullanmaya çalışan iktidar temsilini de cezalandırırlar böylece.


O AN: Moebius


Ananın Ak Sütü Gibi


Güney Koreli yönetmen Kim Ki Duk’un filmografisi, genelde ‘’dokunma cız olursun!’’ cinsinden konulara değinmiş ve özellikle bir kesim tarafından çok sevilmiştir. İşte 2013 yılında çektiği Moebius da böyle bir filmdir. Üstelik tamamen diyalogsuzdur. Hem değindiği mesele hem de diyalogsuz olması tam bir Ki Duk cesareti örneğidir. Film birkaç sahnedeki ağlama ve orgazm sesleri hariç sadece ortam seslerine yer vererek zaten izlenmesi hayli güç olan sahneleri daha da çıplak hale getirmiştir. İşte tam da öyle bir sahneyi konuşacak olursak…

Sahne, annenin çocuğunun odasına girmesiyle başlar. Hayattan tüm umudunu kesmiş,  bu güçsüz anneyi yeni doğan bebeğine bakmaktan yıpranan yorgun bir ebeveyn olarak düşünebiliriz. Oğlunun yatağının dibine oturup da ona mastürbasyon yapmaya başlamasını da bebeğini emzirmesi olarak… Annenin oğlunun yeni penisini eline alarak mastürbasyona başlamasıyla oğlu hemencecik ereksiyon olmaya başlar. Zira yeni penisi âşık olduğu kız da dâhil annesinden başka hiçbir kadına karşı tepki vermez. Tam bir Oedipus Kompleksi yaşanıyor diyebiliriz sanırım. Bu nedenle annesinin merhametli ellerine muhtaçtır. Her ne kadar annesinden haz almasının yanlış bir şey olduğunu bilip yorganı başına çekse de bu durumu engellemeye kalkmaz. Zira acı çekerek hazza ulaşma dışında penisini kaybettiğinden beri orgazm olamıyordur. Tek yapabildiği yorganı başına çekerek tüm bu yanlışları görmeyerek yaşanmadığına- bebekler bir şeyi göremeyince onun yok olduğunu düşünürler- kendini inandırmaktır. Elinden daha fazlası gelmez. Yavaş yavaş zevkin doruklarına tırmanan çocuk yorganın altından, tıpkı meme emen bebeklerin annelerinden destek almaya çalışmaları gibi elini uzatır. Anne bu uzanan elin ne anlama geldiğini çok iyi bilerek hemen eli memesine götürür. Bir anne ile bebek arasındaki en güçlü ve özel bağ memedir. Bebekler aslında emme eylemini yaparken en büyük hazzı yaşarlar. Ya da emmeyen bebeklerin cinsel organları ile oynayarak hazza ulaştıklarını bilmekteyiz. Yani emme ve mastürbasyon birçok açıdan benzerlikler gösterir. Zaten dikkat edersek çocuk annesinin memesini sıkarken tıpkı ağızdaki açma kapama hareketini yani emme refleksini yerine getirir. Çocuk bir yandan annesinin memesini eliyle sıkar anne de eliyle oğlunun penisi ile oynar. Anne eli ve memesi ile oğluna bir yandan cazibesini bir yandan da sevgisini ve merhametini verir. Ama yaşadıkları o kadar ağırdır ki bir süre sonra kendini tutamayarak ağlamaya başlar. Çocuğun haz alma seslerine annenin ağlama sesleri karışır. Bir de tüm bunlara istemeyerek şahitlik yapan eşyaların sesi gelir kulaklara. Annenin burada dişini sıkarak ağlamasında da küçük çocuğu üzülmesin diye ağladığını saklayan anne profilini görürüz. Bu anlarda pişmanlığın, acının en katmerlisini yaşayan baba vardır kapının hemen arkasında. Duyduğu sesler bugüne kadarkilerin en ağırıdır. Yeni doğan bebeğini karısından kıskanan babadan daha öte bir şeydir şuan yaşanan acı. Sonunda çocuk hazzın en zirvesine çıkar. Anneyi bu anlarda emerek uyuyan bebeğini yatağa yatırıp memesini sutyeni içine yerleştiren anne edasıyla izleriz. Son olarak çocuğunun yorganını düzelterek odadan görevini en layıkıyla icra etmiş ama odaya girerkenki halinden daha da yorgun ve zavallı halde dışarı çıkarken görürüz.


O AN: La Piel Que Habito


Yaratanı Sevme Yarattığından Ötürü

İspanya doğumlu ayrıksı yönetmen Pedro Almodovar, bugüne kadar çektiği hemen hemen her filminde cinsiyet meselesine kafa yormuştur. Özellikle Todo Sobre Mi Madre, La Mala Educacion ve La Piel Que Habito cinsiyet meselesine bakış açıları ile yönetmenin filmografisinde birer başyapıttırlar. Ki “La Piel Que Habito’’ sadece bu meseleleri gündemine almakla kalmaz homofobik bakış açısına da korku dolu dakikalar yaşatır. Film insanoğlunun erkek ya da kadın yaratılma ve o şekilde yaşama mantığını alt üst eder. Eldeki erkeklik malzemesiyle bir kadın yaratan Doktor Robert Ledgard çağımızın Doktor Frankenstein’i oluyor adeta. Fakat bu kez Doktor Frankenstein’inki gibi bir yaratık değil güzeller güzeli bir kadın çıkıyor ortaya. Ne var ki yeni ismiyle Vera bu durumu asla kabullenemez. Vera’nın yaratıcısına(Tanrısına) ilk karşı gelişi izlediğimiz sahne konuşulmayı fazlasıyla hak ediyor.

Sahne Vera’nın yaratıcısı tarafından yeni derisinin daha iyi iyileşebilmesi için ona verilen kıyafeti adeta bir ritüel havasında giymesiyle başlar. Aslında Vera bu kıyafeti giymeye başladığı andan itibaren düşmanına karşı ölümüne mücadeleye hazırlanan bir savaşçı olur. Üzerine giydiği kıyafet de kuşandığı zırhıdır. Ve zırhını giyerken son dokunuşu yapmak için düşmanından( Robert’dan) yardım ister. Son ve en önemli dokunuş Robert tarafından yapıldıktan sonra Vera (Vera’nın içinde hala yaşayan Vicente) bugüne kadar yaptığı pasif direnişten aktif direnişe geçer; Robert’i seri bir şekilde yaptığı birkaç hamle ile yere serer. Aynı anda da Alberto Iglesias’ın bestelediği müzik bu koşuşturmalı, adrenalinin yükseldiği sahnelere eşlik eder. Vera hızla odadan çıkıp kaçmaya çalışsa da Robert çok çabuk kendini toparlayarak çıkış kapısını otomatik olarak kilitler. Bu anlarda özellikle ilk olarak oda kapısı kilidine daha sonra ise dış kapı kilidine yakın çekim yapıldığı gözlerden kaçmaz. Kapının kilitlenmesi ile tekrar iktidarı ele geçiren Robert sakin ve emin adımlarla silahını eline alarak Vera’ya doğru ilerler. Vera da mutfaktan eline geçirdiği bıçakla çıkagelir. Robert tam da bir Tanrı edasıyla merdivenlerin yukarısında Vera ise aciz bir kul olarak en aşağıdadır. Kamera Robert’in bulunduğu konumdan Tanrısal bakış açısı ile Vera’yı bize gösterir. Ayrıca Vera yerdeki halının tam da kırmızı renkli bölgesinde durmaktadır. Bir bakıma yaratıcısına karşı gelmiş, günah işlemiştir. Bu nedenle alarm bölgesindedir. Ne var ki yaratılanın tanrısına boyun eğmeye niyeti yoktur; Vera, Robert’i kendini öldürmek ile tehdit eder. Robert’i öldürme girişiminde bulunmaz. Zira Robert’in elinde daha güçlü bir silah vardır şuan. Tek yapabileceği tıpkı ebeveynlerini ilgisiz kaldığı için üzmeye çalışan çocuklar gibi kendini öldürerek Robert’i cezalandırmaya kalkmaktır. Robert asla bu tehdide ihtimal vermeyerek Vera’ya doğru ilerlemeye başlarken Vera elindeki bıçağı gözünü bile kırpmadan boğazına geçirir. Etrafa sıçrayan kanlarla birlikte sahne son bulur. Bir nevi kendisiyle istediği gibi oynayan yaratıcısına en büyük cezayı verir. Vera’nın üzerindeki kıyafetin ve yüzündeki maskenin ona bir balerin havası kattığını, ayrıca hareketlerinin de bir dans gösterisini anımsattığını düşünebiliriz. Bu açıdan yola çıkıldığında sonunda yapılan intihar akıllara Kuğu Gölü Balesi’ni de getirmiyor değil. 


O AN: Amores Perros



Umudun Bittiği Yer…

2000 yılında, Alejandro González Iñárritu isimli Meksikalı bir yönetmen Amores Perros adlı bir film çekerek sinema dünyasını tabiri caizse kırıp geçirdi. Yönetmenin ilk uzun metrajı olan bu film birçok açıdan yeni yönetmenlere esin kaynağı olan, defalarca izlenilen, sinema ile ilgili ilgisiz herkesin bildiği bir başyapıttır. Özellikle köpeklerle ilgili değindiği meseleler çok önemlidir. O güne kadar yapılmayan bir şeyi yapan yönetmen kendisinden sonra yönetmenliğe başlayan birçok kişiye bu yönüyle örnek olmuştur. Zira ülkemizde geçen yıl vizyona giren Venedik Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü’nü alan Kaan Müjdeci filmi ‘’Sivas’’ , yine geçen yıl izlediğimiz yabancı yapım ‘’ Whıte God’’ ve son olarak bu hafta seyirciyle buluşan bir Emin Alper filmi ‘’Abluka’’ köpeklere insanoğlu tarafından yapılan zulmü gözler önüne sermesiyle akla hep Amores Perros’u getirirler. Bu filmlerin ve hatırlayamadığım birçok filmin Amores Perros’dan ilham aldığı tartışılmayacak bir gerçektir. İnsanoğlunun hadsizce hayvanlara (köpeklere) yaptıkları işkencenin geriye dönüşünü izlediğimiz yürek kaldırmayacak bir sahneyi zorlanarak da olsa hatırlamaya ve anlatmaya çalışacağım.

Sahne El Chivo’nun eve girmesiyle başlar. Onu kapıda daha evden çıkmadan önce iyileştiğine kanaat getirdiği yeni köpeği karşılar. Kendisini kapılarda karşıladığını görünce sevinçle onu okşamak için eğilen El Chivo ellerinin kan içerisinde kaldığını fark ederek endişelenir. Lakin seyirci olarak bizi yönetmen, El Chivo’dan bir adım öne koyar; biz El Chivo’dan önce eve girmiş onu içeride karşılamışızdır. Zaten yeni köpeğin geçmişini bildiğimiz için de neler olmuş olabileceği konusunda tahmin yürütebilmekteyizdir. Fakat insanlardan umudunu kesmiş sevgisini ve şefkatini kızı dışında sadece köpeklere yöneltmiş biri olan El Chivo’nun aklından bizim tahmin ettiklerimiz asla geçmez. İşte böyle bir bilinmezlik içerisinde içeriye yönelen El Chivo, gördükleri karşısında resmen yıkılır. Bu yaşadıkları El Chivo’nun tüm hayatı boyunca yaşadığı belki de en büyük acılardan biridir; hayatını paylaştığı, gözü gibi baktığı tam dört tane köpeği(evladı) yerde kanlar içerisinde yatıyordur. El Chivo’nun yüzündeki acı tarif edilemeyecek kadar etkileyicidir. İlk şoku atlattıktan sonra yavrularının yanına koşup onları uyandırmaya çalışan El Chivo, iki tanesinin(Flor ve Frijo) kesin öldüğünü anlayınca daha fazla dayanamaz ve belindeki silahı bunları yapan Cofi’nin kafasına çeker. Ama tabii ki tetiği çekemez. Artık kafasında her şeyi çözen El Chivo suçun köpekte olmadığını bilecek kadar çok şey görmüştür bu hayatta. Bir hayvanın doğasını kendi zevkleri ve hırsları için bozan, onları bir oyun aracı gibi kullanan insanları tanımaktadır ne de olsa. Bu nedenle ilk yürek acısıyla çıkan silah yine aynı acıyla tekrar yerine girer. O masum surattan da anlaşılacağı gibi Cofi’nin hiçbir günahı yoktur. Bu köpeklerin katili Cofi’ye hiç de doğasında olmayan bir şeyi öğreten insanlıktır. EL Chivo, Cofi’den sadece öfkesini almak ya da yaptığının yanlış olduğunu anlatmak için onu biraz sarsmakla yetinir ve hala nefes almakta olan Gringuita’yı kurtarma umuduyla kucağına alır. Ve sahne burada sob bulur. İnsanlıktan umudunu kesmiş kendi türünü hayatını devam ettirebilmek için öldüren El Chivo ile insanlığın elinde bir canavara dönüşerek kendi türünü hayatta kalabilmek adına vahşice katleden Cofi’nin baş başa kalmasıyla son bulur hikâye.



O AN: Taxi Driver


Ölüme ‘’Kafa’’ Tutmak

Hollywood sinemasının usta yönetmenlerinden Martin Scorsese’in her filmi birbirinden başarılı ve ödüle layıktır. Fakat Taxi Driver birçok filme esin kaynağı olmuş örnek bir filmdir. Film, Oscar’a birçok dalda aday olsa da hiçbirini alamamış ama sinefillerin gönlüne taht kurmuştur. Senaryosu, oyunculukları, müzikleri, kamera kullanımı ile parmak ısırtan bu mükemmel yapımın bol kanlı, şiddet dolu anlarına bir yolculuk yapalım hep birlikte.

Travis Bickle’nin ilk leşini yere sermesinden sonra İris’in fahişelik yaptığı otele hızlıca girmesi ile başlar sahne. Zaten otele girmesiyle birlikte film boyunca görmediğimiz adrenalini yaşayacağımız sahneler başlar. Öncelikle Travis’in yeni imajından biraz bahsetmek gerek. Travis’in mohawk saç stili ve üzerindeki askeri tarzdaki ceketi onun zaten filmin başından beri var olan ırkçı yapısının artık tamamen faşizan bir boyut kazandığının göstergesidir. Bu kafa yapısıyla kendisini tam bir savaşın ortasında zanneden(Vietnam savaşı gazisidir kendisi) Travis, İris’i saplandığı bataklıktan kurtarmak amacıyla bir süper kahraman edasıyla ölüme ve ölümüne yürür. Tüm filme olduğu gibi otele de hâkim olan kırmızı renk karşılar Travis’i.  Öncelikle koridorda karşısına çıkan otel sahibini elinden vurur. Yüzüne sıçrayan kanları görmemizin hemen arkasından art arda oteldeki üç odanın kapısı karşılar bizi. Bir nevi kamera İris’in odasını aramaktadır. Sonuncu kapı İris’in odasıdır ki odada silah sesine iş üstündeyken tepki veren İris’in yüzünü görürüz. Hemen ardından kamera yine Travis’dedir. Travis’in ifadesiz kanlı yüzüne kamera odaklanmışken tekrar silah sesi duyarız. Fakat bu kez ses Travis’in silahından değildir. Aksine bu kez hedef Travis’tir; tam da boynundan vurulan kahramanımız hiç korku ya da panik yaşamadan kendisini engelleyen kişiyi tek kurşunla yere serer. Ve burada muhtemelen kurşunu biten silahı bırakır. Zira cephanesi fazlasıyla vardır. Gereksiz yere kurşun takmak için oyalanmaya gerek yoktur. Travis işini temiz yapmak adına yere serdiği adamı tamamen hakladığına emin olduktan sonra İris’in odasına doğru ilerler. Arkasından ise yarısı havaya uçmuş elinin acısıyla onu engellemeye çalışan ve ona küfürler yağdıran otelci adam gelir. Bu sırada da seslerden dolayı dışarı çıkan İris’in müşterisi Travis’i hedef aldığına pişman olur; Travis, üzerinin çeşitli yerlerine yerleştirdiği birbirinden değerli intikam araçlarından bir başkasını çıkararak müşteriyi de halleder. Son olarak otelcinin diğer elini de bıçakla cezalandırdıktan sonra İris’in çığlıkları arasında otelcinin işini tamamen bitirir. En etkileyici olanı da sonuncusudur kuşkusuz. Duvara sıçrayan kan lekeleri ile içerisinin kırmızı loş ışığı mükemmel uyumu yakalar.  Kulaklarda İris’in çığlığı, hafızalarda duvardaki kanların izi kalır geriye.