12 Nisan 2016 Salı

Stalker: Umudun İzini Sürenler


"Onların, bütün planlarının gerçekleşmesini sağla. Onların, inanmasını sağla. Ve onların, kendi tutkularına gülmelerini sağla. Onların tutku diye adlandırdıkları şey, gerçek bir duygusal enerji değil, dış dünyayla ruhları arasındaki çatışma. En önemlisi, kendilerine inanmalarını sağla. Onların, çocuklar gibi çaresiz kalmasına izin ver. Çünkü zayıflık harika bir şeydir. Ve güç hiçbir şey değildir. Bir insan yeni doğduğunda, zayıf ve esnektir. Öldüğü zamansa, kaskatı ve duygusuzdur. Bir ağaç büyürken, körpe ve yumuşaktır. Ama kuru ve sert hale geldiğinde, ölüp gider. Sertlik ve güç, ölümün arkadaşlarıdır. Esneklik ve zayıflık, varoluşun tazeliğinin ifadeleridir. Kendini sertleştiren hiçbir şey kazanmayı başaramaz." - Stalker (Tarkovsky, 1979)
Andrei Tarkovsky’in 1979 tarihli Stalker filmi Boris ve Arkady Strugatsky kardeşlerin ''Yol Kenarında Piknik'' adlı kısa romanının birebir olmayan uyarlamasıdır. Film iz sürücü eşliğinde yazar ve bilim adamı olmak üzere üç adamın zone’a (bölgeye) yolculuğunu anlatır. 1957 yılında yaşanan Mayak nükleer kazasının oluşturduğu bölgede çekilen film, tıpkı yaşanan nükleer facia gibi çekilmesi ile başlayan lanetleri ile de ünlüdür. Bunlardan en önemli iki tanesini belirtmeden edemeyeceğim. Filmin çekildiği bölge hala nükleer yoğunluklu bir bölge olduğu için Tarkovsky ve ekip filmden bir süre sonra kanserden hayatlarını kaybetmişlerdir. Film çekilip bittikten sonra laboratuar kazasına uğramış ve baştan sona tekrar çekilmek zorunda kalınmıştır. Bu kadar büyük zahmetlere girilen ve fedakârlık gösterilen bir film yeterince merak uyandırmıştır sanırım.
Film boyunca hem yasak bölgede olan odaya ulaşmaya çalışılmasını hem de bilimin, sanatın ve dinin birbirleri ile çatışmasını izleriz. Filmin sonunda ne karakterler odaya girer ne de bilim, sanat ve din arasındaki tartışmalardan bir sonuç çıkar. Çünkü odaya ulaşıldığında bilim adamının amacının aslında odaya girmek değil kötü niyetliler kullanmasın diye odayı yok etmek olduğunu, yazarın ise gerçekten ne istediğini öğrenmekten korktuğunu anlarız. Zaten iz sürücünün odayı kullanma hakkı yoktur. Böylece filmin başından beri özdeşlik kurduğumuz karakterler gibi amaca ulaşamaz ve tatmin duygusunu yaşayamayız. Hatta iz sürücü ile özdeşlik kuranlar tatmin duygusu yaşayamadığı gibi bir de hayal kırıklığına uğrar ve umudunu kaybeder. Çünkü iz sürücüye göre artık kimse inanmıyordur.
Film boyunca iz sürücünün dilinden (aslında inançlı bir Hristiyan olan Tarkosky’nin ağzından) dini göndermeler ve İncil’den pasajlar okunur. Bazı sahnelerde çok bilinen ikonalar adeta görünür. Hristiyanlık da yeniden yaşamı temsil eden yumurta, İsa’nın başındaki haleyi temsilen taç kullanılır.

Ulaşılmaya çalışılan odayı aslında Tanrı olarak düşünebiliriz. Çünkü odaya ulaşmak kolay ve rahat yoldan değil zor ve dolambaçlı yoldan gidilmesi, odaya gidilecek yolun olduğu bölgeye saygı duyulması gerektiği, asıl huzurun burada olduğu gibi şeyler söyler iz sürücü. Ve odanın yaptığı gerçekte dile bile getiremediğimiz isteklerimizi anlayıp yerine getirmeyi ancak bir Tanrı yapabilir. Bu nedenle bilim adamı filmde de söylediği gibi kötü emeller için kullanılan dini ve buna bağlı olarak Tanrı’yı yok etmek istiyor. Bu yüzden yazar insanların umutlarını kullanan dinin ve buna bağlı olarak Tanrının karşısına çıkmaktan vazgeçiyor. İz sürücünün ise inandığı Tanrının karşısına çıkmasına izni yok. Burada da iz sürücüyü peygamber olarak düşünebiliriz. Tanrı ile kullar arasında aracılık yapıyor. Bu aracılığa engel olacak her türlü tehlikeyi göze alarak onları bir araya getiriyor. İz sürücünün sakat bir evlat sahibi olması ise Tanrı’nın aracısı olarak en büyük sınanmaya tabi tutulmasını gösteriyor. Ve tabi ki her koşulda, tüm engellere rağmen ona inanan karısını havarilerinden biri olarak, karakterlerimizin bölgeye girmesi ile birlikte onlara eşlik eden köpeği de koruyucu melek olarak kurguluyor film.
Film yaşanılan somut dünya da başlar. Ama bu dünya sıkıcı ve kasvetlidir. Zaten filmin başında ve sonunda gördüğümüz bu hayatta renklerde siyah beyazdır. Etraf fabrikalarla, onların dumanları ile kuşatılmıştır. Ama bölgeye geçtiğimizde dünyamız renklenir. Her yerde ağaçlar, bitkiler vardır. Çiçekler kısa bir süre önce yaşandığı söylenen faciadan sonra bile açmaya başlamıştır. Her yerden su akar. Bölge yaşanan facianın üzerini kısa sürede kapamaya başlamıştır. Bölgeye gelip ölen insanların cesetlerinin üzerinde bitkiler yeşerir. Modern yaşamın kullandığı şırınga, ilaç gibi eşyalar suların içinde kaybolmaya mahkûm olmuştur. Ayrıca filmde su seslerine ruhani müzikler de eşlik etmiştir.
Tarkovsky filmlerinin içerisinde en hızlı ve en çok diyalog barındıran filmlerinden biri olan Stalker’ı minimalist sinemadan hoşlanmayan seyirciler bile sevecektir. Eğer bugüne kadar Stalker’ı ya da Tarkovsky filmlerini hala izlemeyenler varsa geç kalmış sayılmazsınız.

Onur Ünlü Sineması


O bir yönetmen, o bir senarist, şair, oyuncu, müzisyen, yapımcı... O beyazperdenin ve siyah ekranın aranan ismi. O geniş kitlelerce tanınan, sevilen perdede de ekranda da başarılı işlere imza atan belki de tek isim. Evet, o bir Onur Ünlü. Hem filmografisi ile hem de tv ekranlarına yaptığı diziler ile herkesin gönlünde taht kurmuş, bizden biri. Mahalleli çocukların Onur abisi, sinema hayranlarının usta yönetmeni… Her ne kadar geniş kesimlere Leyla ile Mecnun, Beş Kardeş ve daha birçok tv dizisi ile kendini tanıtsa da Ünlü, aslında filmografisine sığdırdığı yedi filmle devleşmiştir. Bu filmografinin beş tane yere göğe sığdıramayacağımız filmini ele alacak olursak…

1) İtirazım Var – 2014

Onur Ünlü, son filmleriyle gittikçe devleşen isimlerden şüphesiz. Son filmi İtirazım Var ile geniş bir kesim tarafından büyük bir memnuniyet ile karşılandı. Özellikle Gezi sürecinden kısa bir süre sonra izlediğimiz film, direniş sürecinde damarlarımıza dolan umut duygusunu pekiştiren bir örnek oldu. Bir imamın hayatına odaklanan film, tıpkı direniş sürecinde olduğu gibi ne güzel insanlar var dedirttirdi birçok kişiye. Elbette İtirazım Var da tıpkı diğer filmlerinde olduğu gibi absürd komediden beslenen bir yapım. Zaten Ünlü’yü absürd komediden ayrı düşünmek imkânsız olsa gerek. Çok iyi kotardığı bu türde yoluna emin adımlarla devam eden Ünlü, bir nevi başyapıtını biz seyircilere İtirazım Var ile sunmuştur. Unutmadan eklemeliyim ki Serken Keskin gibi bir duayen oyuncuyu da bizlerle buluşturduğu için ayrıca puan kazanır İtirazım Var. Zira film, Keskin’in omuzlarında yükselip şaha kalkıyor.

2) Sen Aydınlatırsın Geceyi – 2013

Ünlü’nün Manisa’nın Akhisar ilçesinde çektiği Sen Aydınlatırsın Geceyi filmi bir nevi distopik bir mekânda geçer. Hikâyenin geçtiği mekân da yaşayanlar da farklıdır. Herkesin garip üstün güçleri olan film, bir de siyah beyaz çekilerek atmosfer yönünden de oldukça güçlü kılınmıştır. Yine absürd komediden ama bu kez aynı zamanda da kara filmden beslenen Sen Aydınlatırsın Geceyi,  belki şimdilerde çok hak ettiği değeri görememiş olsa da ileride yerli sinemanın kültleri arasında sayılacağı su götürmez bir gerçek. Muhteşem müzikleri, akıl yüklü esprileri, büyüleyici atmosferi ve daha nice saymakla bitmez meziyetleriyle bir Ünlü harikası Sen Aydınlatırsın Geceyi.

3) Polis – 2007

Polis, Onur Ünlü’nün ilk uzun metraj filmi olması bakımından ve yerli sinema seyircisine yaşattığı şok açısından oldukça önemli bir misyona sahip. Başarılı bir polisin kendisinden kırk yaş küçük bir kadına âşık olması etrafında gelişen olaylara odaklanan Polis, konusu kadar sıradan şeyler sunmuyor asla.  Filmin çekildiği yıllar itibariyle yerli sinema seyircisi olarak ne biçim ne de anlatım tarzı olarak Polis gibi bir filme hazır değildik. Normal bir polisiye- macera izleyeceğini düşünen seyirciye tabiri caizse soğuk duş etkisi yaptıran bu film aslında yerli sinemaya çakılan kıvılcımlardan biridir. Absürdlükten fazlasıyla beslenen ama aynı zamanda da hepimizi duygulandıran böyle bir film ancak yerli sinemanın ustalarından biri olan Onur Ünlü'nün elinden çıkar zaten. E tabii bir de filmin kahramanı-anti kahramanı mı demeliydik- Musa Rami’nin, Haluk Bilginer gibi artık tüm dünyaya mal olmuş bir yetenek tarafından canlandırılmış olması da cabası.

4) Beş Şehir – 2010

Öncelikle şunu belirtmek gerek ki, Ünlü’nün ödül alan neredeyse her filminin yanında Beş Şehir hepsinden daha yüklüdür bu konuda. İstanbul, Adana, Antalya gibi en önemli festivallerin hepsinden eli kolu dolu dönen Beş Şehir, iç içe geçirdiği birçok hikâye ile dikkat çekiyor. Ünlü bu filminde absürtlüğün yanında fantastik öğelerden de beslenerek sinemasında denemeler yapmaya devam ediyor. Birçok karaktere sahip olan filmin en dikkat çekeni ise Şebnem Sönmez’in başarılı bir makyajla kedi rolünde filmde arzı endam etmesi oluyor. Alışılmışın dışında bir kedi, ülkenin kafa karışıklığını tam olarak simgeleyen polis, öğretmen, seyyar satıcı, tezgâhtar, çocuk vs… Hepsini mükemmel bir ustalıkla buluşturan Beş Şehir, kendisiyle tanışmayanın çok şey kaybedeceği bir yapım. Üstelik şu an yerli sinemanın en aranan isimlerinden biri olan başarılı oyuncu Tansu Biçer’in başrolde olduğunu belirtmeyi bir borç bilmekteyim.

5) Güneşin Oğlu – 2008

Aynı oyuncularla çalışmayı benimseyen Onur Ünlü, yine Haluk BilginerBülent Emin YararÖzgü NamalTansu Biçer gibi vazgeçemediği oyuncuları buluşturuyor. Bir film düşünün ki zaten Ünlü gibi absürdlükte sınır tanımayan, zeki mi zeki bir kafanın ürünü olsun bir de üstüne bu kafanın herkesin vücuduna giren bir ruha sahip Fikri Şemsigil gibi bir karakter yarattığını ve bu karakteri başrole oturtuğunu. Sizce de yeterince şenlikli bir film olacağına dair fazlasıyla heyecan yaratmıyor mu? Tabiri caizse izleyenleri gülmekten kırdıran bu film, belki de Ünlü’nün en kıpır kıpır, kabına sığmaz, en eğlenceli işlerinden biri. Şayet eğlenmeyi kriterleriniz arasında ön plana yerleştiriyorsanız Güneşin Oğlu tam size göre.

O AN:Life İs Beautiful


En ''Baba'' Oyunun Son Perdesi

Life is Beautiful bugüne kadar çekilen belki de en soft holokost filmlerinden biridir. Bir İtalyan filmi olan Roberto Benigni imzalı Life is Beautiful, aslında iki bölümden oluşuyor. İlk bölümü tamamen bir aşk hikâyesine odaklanan filmde ikinci bölüm ise bir ailenin (anne, baba ve çocuk) toplama kampında yaşadıklarını perdeye taşıyor. Bu da zaten filmin derdinin tam olarak soykırım olmadığını bir ailenin aşk ile başlayan doğumuna ve fedakârlıklar sonucunda yara alarak, eksilerek de olsa yaşatılıp, yoluna devam etmesini anlatıyor. Aslında filmin bu kadar geniş kitlelerce bilinmesi, izlenmesi, sevilmesi de tüm bu sebeplerden kaynaklanıyor. Zira bir katliam izlemektense,  ölüme dahi giderken çocuğuna bunu oyun gibi gösterebilen bir babanın fedakârlığı seyirci daha çok etkiliyor. Şimdi dilerseniz bir babanın çocuğu ile oynadığı en muhteşem, en unutulmaz ama aynı zamanda en acıklı oyunun, son perdesini tekrardan hatırlayalım.
Sahne kampta ortalığın karışıklığından faydalanıp duvarın öte tarafındaki karısına ulaşmaya çalışırken görevliler tarafından Guido’nun yakalanmasıyla başlar. Ne yazık ki karısını bulmak adına kendine battaniyeden yaptığı etek onun yakalanmasına sebep olur. Uzun süredir kampta yaşayan herkes gibi çırpınmanın anlamı olmadığını bilen Guido, hemen teslim olup, silahın önüne düşer. Lakin artık pek de kurtuluşu olmadığını bilen Guido’nun, kampa geldiğinden beri oğlu Joshua’ya yaptığı tek kişilik dev gösteriye son noktayı koymadan gitmeye niyeti yoktur. Artık gösterisine devam edemeyeceğine emin olan Guido, tek kişi olan ama belki de dünyanın en kalabalık seyirci topluluğundan daha büyük öneme sahip Joshua’ya, oğluna, yaşama sebebine, sahneden çıkmadan önce sükseli bir selam vermek ister. Başından beri ustalıkla sergilediği oğlu ile birlikte büyük bir yarışmaya giren baba rolünü sergilerken son düzlükte seyircisi tarafından minicik bir ekrandan-Joshua, babasının onu gizlediği küçücük bir bölmenin ince bir açıklığından onu izliyordur- izleniyordur. Fakat ne önemi vardır ki? Guido ne zorlu koşullarda rolünü sekteye uğratmamış biri olarak ne her an arkasından kendini tarayacak silahtan ne de başka sebeplerden çekinir. Guido, tam da Joshua’yı sakladığı yerin önünden geçerken ona en afilli göz kırpmasını yapar. Joshua’da tüm kötülüklerden hala bir haber olarak babasının bu eğlenceli oyununu izlemeyi sürdürür. Joshua'nın babasını izlerken ki hayranlığı görülmeye değer kesinlikle. Guido, öylesine ustalıklıdır ki insanlıkla alakası olmayan ölüm makinelerinden biri olan askeri de bu oyununa dâhil eder bir nevi aslında. Katıldığı oyunun da, hayatın güzelliklerin de farkında olmayan zavallı insan müsveddesi, ne yazık ki Guido’nun en şapşik baba yürüyüşüne kızarak onu uyarır. Neyse ki Guido artık Joshua’nın görüş alanından çıkmış, bir nevi perdenin dışına itelenmiştir. Sahne dışındaysan rolünü devam ettirmenin de artık bir anlamı yoktur haliyle. Guido, artık ölüme giden ama oğlunu son bir kez gülümsetmeyi başaran bir insanın gururuyla yürür. Bir süre sonra olacakları seyirciyi çok da hırpalamamak adına göstermemeyi sadece duymamızı tercih eder Benigni. Hafızalarda baba ile oğlun gözlerle vedalaşması, kulaklarda dünyanın en tatlı baba ile oğul ilişkisini sonlandıran silah sesleri baki kalır.


Festivalde Yerli Sinema

İstanbul Film Festivali her yıl olduğu gibi yine yerli sinemayı festival coşkusuna ortak ediyor. Merakla beklenilen birçok yerli sinema örneğinin bulunduğu festivalde on tanesi ayrıca dikkat çekiyor.

Kıyıdakiler (Coastliners) - Ulusal Yarışma dışı

Yönetmen:Erdem Tepegöz, Barış Pirhasan, Ramin Matin, Alphan Eşeli, Melisa Önel
Ülkemizde başarılı filmlere imza atan beş yönetmenin kısa filminden oluşan Kıyıdakiler, özellikle son dönem nefes bile almakta zorlandığımız topraklarda yaşanılanlara tanık ediyor bizi. Her ne kadar ülkemiz bu beş hikâyeden çok daha fazlasına ev sahipliği yapsa da…


https://www.youtube.com/watch?v=tOTI31PmfqY

Sürgün Türküleri Yılmaz Güney (Ballad Of Exıles Yılmaz Güney) – Ulusal Belgesel

Yönetmen: İlker Savaşkurt
Türkiye sinemasının unutulmaz ismi Yılmaz Güney’in Paris’te sürgünde geçirdiği yıllara odaklanan belgesel,  Prömiyerini bu yıl Rotterdam Film Festivali’nde yapmıştı. Güney’in anlatıldığı bu belgeseli biz de izleyebilir miyiz derken İstanbul Film Festivali yüzümüzü güldürdü. Özellikle Duvar filminin çekim sürecine tanık olduğumuz belgeselin o dönem Paris’teki diğer aydınların da sürgün dönemine bu büyük yönetmenin yol arkadaşları olarak yer vermesi filmin bonusu oluyor.

https://www.youtube.com/watch?v=c_v-6u7ICNs

Ötekiler(The Others)- Ulusal Belgesel

Yönetmen: Ayşe Polat
Ermeniler’in tarihi vatanı Van’da, yaşanan geçmişe götürüyor bizi Ötekiler. Ermenilere 1915 yılında yaşatılan insanlık suçunu birebir anlatılanlar üzerinden dinliyoruz. Kim demiş söz uçar yazı kalır diye. Eğer ki özellikle de bir zulüm ya da katliam yaşanmışsa ne yapılırsa yapılsın unutulmaz. Belki bir süre ama sonsuza kadar asla…
ötekiler

Yemekteydik ve Karar Verdim(We Were Dining And) - Yeni Türkiye Sineması

Yönetmen: Görkem Yeltan
Yemekteydik Karar Verdim, bir ailenin bilinçaltına itilen sancılarının ufak bir kıvılcımla alevlenip, harcanmasına odaklanır. Hep öyle olmaz mı zaten? Unutulmaya çalışılan, görmezden gelinen sorunlar elbet gün gelir ortaya saçılacağı yeri ve zamanı bulur. Aile içinde yaşanılan büyük hesaplaşma, bayram yemeği gibi bir şölende gerçekleşir. Bize de bu hesaplaşmaya mahkemedeki jüri heyeti misali şahit olmak kalır.

https://www.youtube.com/watch?v=CaRcY4fDTt0

Anadolu Masalları(Anatolian Tales) – Yeni Türkiye Sineması

Yönetmen: Emin Fırat Övür
Anadolu, nice medeniyetlere ve buna bağlı olarak da nice masallara ev sahipliği yapan kadim topraklar… Peki, asırlardır anlatıla duran dinlediğimiz, dinlemediğimiz birçok masal, masal anlatıcıları ve uzmanlar üzerinden anlaşılmaya çalışılırsa… Özellikle çocukken masalsız uyuyamayan ve hala kimi zaman sizi korkutan kimi zaman hayretler içerisinde bırakan o büyülü dünyaların etkisinden çıkamayanlar, bu filmi sizin için.


https://www.youtube.com/watch?v=jGYxrNjYk0k

Toz Bezi (Dust Cloth) – Ulusal Yarışma

Yönetmen:Ahu Öztürk
Nünberg Film Festivali’nde En İyİ Film ve En İyi Kadın Oyuncu( Nazan Kesal ve Asiye Dinçsoy) Ödülü’nü alan Toz Bezi, ülkemizdeki kadınlık, annelik, yoksulluk gibi oldukça zor misyonları taşımak zorunda kalan iki kadının hikâyesi. Başlı başına bu ülkede kaldırılması, baş edilmesi zor birçok durumu taşımak zorunda olan bir de değil iki kadının yaşam mücadelesi ve aynı zamanda birbirleri olan ilişkileri sizce de merak edilecek türden değil mi? Kadın denilince bile acaba arkasından hangi felaket cümleleri gelecek diye beklediğimiz bu topraklarda Nesrin ve Hatun’un hayatlarından bir kesit izlediğimiz Toz Bezi’nde bizi nelerin beklediği konusunda tahmin yapmak zor. Bu iki kadının hayata tutunma, ideallerini gerçekleştirme süreci perdede tanık olunmak için bizi bekliyor.

https://www.youtube.com/watch?v=Rrs4BDfLoX4

Rüzgârda Salınan Nilüfer(Swaying Waterlily) - Ulusal Yarışma

Yönetmen:Seren Yüce
Seren Yüce 2010 yılında çektiği ilk filmi Çoğunluk ile büyük bir başarı yakalamıştı. Çoğunluk filmi her açıdan kusursuz bir filmdi. Yüce, altı yıllık bir aradan sonra Rüzgârda Salınan Nilüfer filmiyle elbette dikkat çekiyor. Bir önceki filmiyle hepimizin kalbini kazanmış olan Yüce, bakalım bir kadının kendini bulma, var etme sürecine tanık ettiği filmiyle de aynı çıtayı koruyabilecek mi? Elbette bu sorunun yanıtını filmi izleyince verebileceğiz. Fakat elimizde güçlü bir referansla Rüzgârda Salınan Güvercin’i izleme konusunda kararlı olacağımız kesin.
Rüzgarda Salınan Nilüfer

Tarla(The Field) – Ulusal Yarışma

Yönetmen: Cemil Ağacıkoğlu
Özür Dilerim ve Eylül filmlerinden tanıdığımız yönetmen Cemil AğacıkoğluTarla’da iki kardeşin mecburiyetten bir araya gelmesi sonucu aralarında beklenmedik şekilde gelişen yakınlaşmaya odaklanıyor. Ağacıklıoğlu anlaşılan Özür Dilerim filminde dokunduğu kardeş ilişkisine derinlemesine girmek istemiş. Muhtemelen de bu hamlesinin karşılığını seyirciye fazlasıyla verecektir. Zira daha önceki deneyimlerimizden bu konuda ne kadar başarılı bir çizgi çizdiğini biliyoruz.
Tarla

Sürü(The Herd) – Türk Klasikleri Yeniden

Yönetmen: Zeki Ökten
Her ne kadar yönetmen koltuğunda Yılmaz Güney’i görmesek de Sürü filminin bir Güney filmi olduğunu inkâr edemeyiz. Senaryosunu yazdığı ve sırf mecburiyetten yönetmenliğini tıpkı Yol filminde olduğu gibi yapamadığı Sürü, Güney’in hayata bakış açısını, dünya görüşünü yansıtan bir film. Birçok Güney filminde olduğu gibi dönemin toplumsal gerçeklerine, sosyo-kültürel durumuna vurgu yapan film, tüm bunları destansı bir öyküyle birlikte sunuyor. Gerek yurt içinde gerek yurt dışında birçok ödül alan Sürü, çekildiği dönemde suya sabuna dokunmayan ülke sinemasına Don Kişot misali düşen bir mucizeydi adeta. Bu her dönem güncelliği koruyan meseleleriyle ölümsüz eserlerden biri olan filmi restore edilmiş hali ile izlemek büyük şans olsa gerek.

https://www.youtube.com/watch?v=CLvr8vMphzI

Ve Perde(And …The Curtain) – Özel Gösterimler

Yönetmen: Selçuk Metin
Son yıllarda ülkemizde sanatın her alanında olduğu gibi tiyatroya da baskılar gün geçtikçe artıyor.  Kimi zaman bir oyun, bir yazar tarafından sakıncalı diye hedef gösterilip ihbar ediliyor, kimi zaman oyunlar hiçbir açıklama yapılmadan yasaklanıyor, oyuncular kovuluyor, sorgulanıyor... Böyle bir ortamda inatla sanatlarını icra etmeye çalışan, her biri duruşları ile takdir toplamış tiyatro oyuncularının rol aldığı Ve Perde belgeseli, özellikle tiyatro severlerin ilgisini çekecektir. Haldun Taner gibi bir büyük bir ustanın yaşamından kesitler, kitabından bölümler, oyunlarından kesitlerin bulunduğu Ve Perde, tiyatroyu ve Haldun Taner’i anlamak, özümsemek için müthiş bir fırsat.
Ve Perde

26 Mart 2016 Cumartesi

O AN: Psycho


Kamera Arkasındaki Katil, Hitchcock


Gerilim denilince akla ilk gelen isim kuşkusuz büyük üstat Alfred Hitchcock’dur. Yaptığı her film ile gerilim yaratan, değme korku filmlerine taş çıkartan Hitchcock filmlerinin hepsi birer başyapıttır. Fakat Psycho, sanırım yönetmenin filmlerini takip etmeyenlerin bile bildiklerindendir. Üstelik de bir sahnesiyle herkesin aklına kazınmıştır. Hangi sahne mi? Elbette duş sahnesi… İtiraf edin bakalım, hala duş alırken tedirgin olmanıza sebep olan, tarihe unutulmaz sahnelerden biri olarak adını yazdıran anları hatırlamayan var mı? Ne dediniz? Yok değil mi? Tam bir hafta çekimleri süren, defalarca tekrar çekimi alınan, oyunculara da set ekibine de fenalık getiren bir sahne ne de olsa. Peki, öyleyse o muhteşem anlara şöyle biraz daha ayrıntılı bir gözlem yapmak için tekrar gidelim mi?

Sahne Marion’un(Janet Leigh) gayet sıradan bir şekilde duşa girmesiyle başlıyor. Marion, küvete adımını attıktan sonra duş perdesini bizim yüzümüze doğru çekmesiyle aslında bu sahnenin demek ki bu kadarına şahit olacağız derken Hitchcock oldukça davetkâr bir şekilde bizi perdenin öbür yanına alıyor. Hatta Marion’u duş alırken tam karşısından, yanından, ötesinden, berisinden açıkçası birçok açıdan izlettiriyor. Elbette bu izlettirmeyi çıplak bir vücut olarak düşünmeyin. Zira Janet Leigh’in asla mahrem yerlerini görmüyoruz. Zaten sahnenin amacı da bundan çok uzak. Marion’u duşun altında oldukça keyifli bir halde yıkanırken izliyoruz. Marion duşa girmeden önce bir karar vermiş ve her ne şekilde olursa olsun bir karara varması onu rahatlamış ve şimdi de banyoda yaptığı hatalardan suyun yardımıyla arındığını hissediyor. Ne var ki bu keyifli dakikalar çok da uzun sürmüyor. Çok geçmeden perdenin öte yanında bir siluetin belirdiğini biz seyirciler fark ediyoruz. Ne yazık ki Marion’un fark etmesi ancak perdeyi elinde bıçağıyla gelen kadının açmasıyla oluyor. Bu yüzünü tam seçemediğimiz fakat bir kadın olduğunu anladığımız kişi, hiçbir tereddüt yaşamadan onlarca kez Marion’a bıçak darbelerini indiriyor. Bu sahne çekilirken Leigh’in dublörünün kullanıldığını, bıçak darbelerini indiren kişinin de Hitchcock’un tam kendisi olduğunu biliyor muydunuz? Peki, Hitchcock’un kendini sahneye çok kaptırıp da dublörü iki yerinden yaraladığını? Lakin hiçbir bıçak darbesinin Marion’un vücuduna saplandığını görmüyoruz. Cinayetin işlendiği bir anda hiç kan göstermeden gerilim yaratmak ancak Hitchcoock gibi ustalara has bir durum olsa gerek. Bu kan bile görmediğimiz, sadece Leigh’in başarılı oyunculuğu ile yarattığı yüz ifadesi, çığlıkları ve fondaki Bernard Hermann’ın muhteşem müzikleri ile yaratılan gerilim, film ilk yayınlandığı zamanlar birçok kişinin salonu terk etmesine daha da ötesi hamile kadınların çocuğunu düşürmesine bile sebep olmuştur. Katilimiz işini bitirdikten sonra olay yerini terk ediyor. Marion ile tek kaldığımız banyoda, onun son çırpınışlarına şahit olmak daha da zor geliyor biz seyircilere. Önce banyonun fayanslarından kayan eli, daha sonra duş perdesine uzanırken, duş perdesini kavrarken görüyoruz. Hitchcock, o el üzerinden bile gerilimi o kadar güzel devam ettirir ki, sanki daha her şey yeni başlıyor, daha neler olacak diye sinyal veriyor adeta. Zaten özellikle filmin vizyona girdiği yıllar için fazlasıyla izlenmesi zor anlara şahit olan ve artık soluk almak isteyen seyirciye hiç insafı yoktur yönetmenimizin. Kamerasıyla odaklandığı her görüntü üzerinden seyirciyi meraka, endişeye ve haliyle gerilime sürüklüyor ısrarla. Perdeyi elliyle son bir güçle yakalayan Marion’u Hichcoock, tam tepeden seyircisine onu tanrının gözleriyle izlettirerek filmin başından beri katharsis kurdurttuğu kahramanlarının ne kadar çaresiz bir durumda olduğunu anlatmış oluyor. Bu oldukça işgüzar yönetmenimiz perdeden güç alarak ayağa kaldırmaya çalıştığı Marion üzerinden seyircinin tüm masum duygularıyla sonuna kadar oynayarak muhtemelen çok eğlenmişti. Evet, ne yazık ki Marion’un bu hamlesi başarısızlıkla sonuçlanıyor. Asıldığı perde şahit olduğumuz gibi tek tek halkalarından koparak Marion’u yere düşürüyor. Perde halkaları bile Marion’a ve böylece seyirciye değil Hitchcock’a, onun hınzır düşüncelerine yardım ediyor. Marion’un yere düşmesinden sonra sahnenin ilk başında olduğu gibi yine tam duşun altına kamerasını konumlandırıyor çok kısa bir süreliğine yönetmenimiz. Daha sonra giderden akan kanları görüyoruz ki, pek de kana benzemez –Hitchcock kan yerine çikolata sosu kullanmayı tercih etmiştir- bu gördüğümüz şey. Giderdeki suyun helezonlar oluşturarak aktığı sahneyi ustamız, mükemmel bir uyum içerisinde Marion’un gözlerine bağlıyor. Uzun bir süre ölmüş olan Marion’un gözlerine odaklanmamız, özdeşlik kurduğumuz kahramanımızın filmin daha yarısı bile olmadan ölmesine anlam veremediğimiz zamanları yaşatıyor bizlere. Bu sahnede gözlere bu kadar uzun bir süre bakmak zorunda kalan seyirci bile zorlanırken Leigh’in neler çektiğini tahmin etmek zor olmasa gerek. Bu sahneyi tekrarlamak isteyen Hitchcook’a kesin bir şekilde karşı çıkmışLeigh. Gördüğünüz gibi sadece seyirciyi değil, oyuncularını da delirten bir adam Hitchcock. Göze odaklanan kameranın yavaş yavaş uzaklaşması ve Marion’un yüzünü son defa görmemiz ile sahne sona eriyor. Kafalarda bu günah işleyen kız, bir nevi sinemanın tanrısı Hitchcook tarafından oldukça sert bir şekilde cezalandırılıyor düşüncesi, kulaklarda o dayanılmaz müzik, hafızalarda o tek bir göz görüntüsü hiç çıkmayacak bir şekilde kalıyor.



A Perfect Day: Kosova’da Sıradan Bir Gün


1992’den 95 yılına kadar devam eden Bosna Savaşı, geride yüz binden fazla ölü ve iki milyon ülkesini terk etmiş insan bırakmıştı. Yakın zamanın utanç verici bu savaşın en korkunç yönü ise Müslüman Bosnalılara Sırpların yaptığı soykırım olmuştu kuşkusuz. İşte bu hala hafızalarımızda taze olduğundan dolayı belki de beyazperdede birçok defa kendine yer buluyor bu savaş. No Mans Land, Circles,Before The Rain, Twice Born, Cirkus Columbia, Grbavica, The Search ve daha nice film ismi sayılabilir yolu Bosna Savaşı’ndan geçen. Bu filmlerin kimi cephenin tam ortasına kamerasını konumlandırırken kimisi ise cephenin çok daha uzağına, daha günlük, rutin hayatın üzerinden anlatmayı tercih eder derdini.  İşte A Perfect Day tercihini ikinciden yana yapanlardan.  

A Perfect Day’in Bosna Savaşı gibi bir yarayı anlatıyor olmasının yanında en önemli artılarından biri ise yönetmen koltuğunda ülkemizde Los Lunes Al Sol filmi ile tanınıp sevilen Fernando León de Aranoa’nın oturuyor olması kuşkusuz.  Birçok kurmaca ve belgesel filme sahip Aranoa’nın geniş çevrelerce bilinen ve çok sevilen filmi, Oscar’da Yabancı Dilde En İyi Film Ödülü’ne de aday gösterilen Güneşli Pazartesiler oluyor. Los Lunes Al Sol’un işten çıkarılan bir grup tersane işçisinin öyküsü herkesi derinden etkilemiş ayrıca kurulan diyaloglardaki derin anlamlarla birçoğumuzun başucu filmi olduğu biliniyor. Fakat Aranoa, sadece bu filminde değil birçok filminde ister tersane işçisi ister seks işçisi olsun hep hayatla sıkı bir mücadeleye girmiş, kenara atılmış, yenilmiş insanları gözlüyor. Aranoa, bu kez ülkesi İspanya’dan kilometrelerce uzağa Kosova’ya uzanıyor.

Film bizi hiçbir anında savaşın sıcak olarak yaşandığı yerlere götürmüyor kesinlikle. Çok daha sakin, günlük hayatın yaşandığı yerlerde dolaşarak, cephede yaşanılanlardan belki de daha fazla etkiliyor izleyicilerini. A Perfect Day, su üzerinden kuruyor esas olarak çatışmasını. Hatta Aranoa, bize kurduğu dünyayı bir kuyunun içinden yukarıya baktırarak gösteriyor ilk olarak. Üstelik gördüğümüz bir gökyüzü değil kuyudan halatla yukarı çekilen şişmiş bir ceset… Zaten bölgede olan üç kuyudan ikisi mayınlı, biri de cesetli olunca tüm çaba cesedi çıkarmaya harcanıyor. Ama ne fayda… Savaşın yaşandığı topraklara gönüllü gelen BM ekibinden dört kişinin karşısına bürokrasi, yerlilerin güvensizliği gibi birçok şey engel olarak çıkınca her şey arapsaçına dönmekte geç kalmıyor. Bir de bu topunu isteyen küçük Nikola’nın hikâyeye dâhil olması ile ziyadesiyle mantıklı olan ekibimiz bile savaşın dramı karşısında çaresiz kalıyor.

A Perfect Day, yakınını kaybeden birinin feryat figanını ya da kafası gözü parçalanmış bir cesedi göstermiyor. Bunun yerine içinde bulundukları zorlu duruma rağmen gülmeyi, şakalaşmayı, futbol muhabbeti yapmayı, futbol oynamaktan vazgeçmeyen insanları perdeye taşıyor. Bu da elbette her insanın, özellikle de çocukların yaşamayı, gülmeyi hak ettiklerini en güzel anlatma yolu olsa gerek diye düşünmeden edemiyor insan. Aranoa, bir çocuğun elinde gösterilen silahla, saniyelerle gördüğümüz katledilmiş bir aile ile ya da her gün mayınların üzerinde yürüyerek hayvanlarını otlatan bir teyze ile savaşın asıl yüzünü, duygu sömürüsüne yaslanmadan konsantre olarak ifade ediyor.


Özellikle Benicio Del Toro ve Tim Robbins olmak üzere çocuk oyuncu Eldar Residoviç oyunculuklarıyla göz dolduruyorlar. Karakter yaratmakta da ustalığını gösteren Aranoa, romandan esinlenerek çektiği bu film ile bir kez daha gönülleri kazanacağa benziyor. 

Fatih Akın Sineması


Almanya’da yaşayan bir gurbetçidir Fatih Akın. Fakat aklı bir yerde kalanlardan değildir. Hem ülkesini hem de şu an yaşamakta olduğu Almanya’yı içselleştirmiş, tanımış ve sevmiştir. Genellikle Almanya’da çekse de filmlerini bazı filmlerinde Türkiye’ye de kamerasını taşımaktan geri durmamıştır. Filmografisinin iki filmi hariç genelde aynı tarzda eserler ortaya koymuştur. Göç olgusu, bir kültürden diğer kültüre adaptasyonda arafda kalma durumu, aşk, ihanet, aile Akın denilince ilk akla gelenlerdir. Fakat Yaşamın Kıyısında ve Cut filmleri ile daha toplumsal, siyasi mevzulara eğilmiş, bu büyük meseleler altından çok da başarılı olarak kalkamamıştır. Bu iki filmini yine Akın sinemasına gösterdiğim bağlılık ve saygı çerçevesinde onun affına sığınarak ayrı bir yere koyuyor büyük bir iştah ve aşkla, her biri birbirinden muhteşem beş filmini anlatmayı denemeye başlıyorum.

1)Duvara Karşı – 2004


54. Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı Ödülü başta olmak üzere birçok ödülün sahibi olmuş bu film, kuşkusuz yönetmenin filmografisinin de en iyisi. Almanya ve Türkiye’de çekilen Duvara Karşı, gurbetçi olarak ailesiyle birlikte yaşayan Sibel’in daha özgür bir hayat için aslen Türkiyeli olan hiç tanımadığı Cahit’e evlenme teklif etmesiyle başlar. Sahte bir evlilik olması planlanan bu birliktelikte ne var ki, hiçbir şey planlandığı gibi gitmez. Almanya’da başlarına gelen felaketler Türkiye’de devam eder. Cahit de Sibel’de hayattan paylarına düşen talihsizliği yaşarlar. Sibel’in filmin başında yola çıktığı umutlu, istekli, hayat dolu halinden eser kalmamıştır. Cahit’in ise zaten dibe vurduğu hayatında karşısına çıkan umut kaynağını bulmasıyla yitirmesi bir olur. Mutlu son ile nihayete ermeyen bir kaybedenler hikâyesidir Duvara Karşı. Her ne kadar Sibel Kekilli ile ilgili sansasyonel haberler o dönem öne çıksa da asıl konuşulması gereken Kekilli’nin muhteşem oyunculuğu olmalıydı bana kalırsa.


2)Soul Kitchen – 2009


Venedik Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü’ne layık görülen Soul Kitchen tam bir kendini iyi hisset filmi.  Akın’ın ekibi tam kadro iş başında bu filmde. Sürekli aynı oyuncularla çalışan yönetmenleri ve ekibi bir aile olarak gördüğüm için bir nevi hiç ayrılmasınlar isterim ben şahsen. İşte Akın, bu filmde toplaşma zamanı demiş anlaşılan. Genel olarak üç erkek üzerinden ilerleyen filmde ne yazık ki üçü de kaybeden olarak hayatımıza giriyor. Bu birbirinden şapşal, birbirinden talihsiz üç adamın eğlenceli, olaylı hayatları enfes yemeklerin piştiği bir restoranda vuku bulursa ne olur sizce? Ortaya elbette burnumuzda tüten, tadı damağımızda kalan bir eğlencelik çıkıyor. Emin olun yemek pişirmek de yemek de hiç bu kadar komik, müzikal ve hayat dolu olmamıştı. 


3)In July – 2000


Öncelikle şunu söylemeliyim ki benim izlerken zevkten bin bir köşe olduğum adeta büyülendiğim bir yol hikâyesi filmi varsa o da tartışmasız In July’dir.  In July, bazen burnunun ucunda duran hayatının aşkını fark etmeyip de kendini maceraya sürükleyen herkesin hayatından bir şeyler bulacağı bir film. Açıkçası bakıp da görmeyenlerin, dinleyip de duymayanların gözünü kulağını, aşkın, hayatın dünyasına açmayı benimsetiyor bizlere. Yolda giderken bir yandan iki yol arkadaşının birbirini ve aşkı bulmalarını izlerken başlarına gelen türlü belalarla uğraşmalarını da izliyor ve çok eğleniyoruz. Lakin filmin en unutulmaz anlarından birinin ise İdil Üner’in muhteşem yorumuyla Güneşim şarkısını dinlediğimiz sahne olduğunu söylemem gerek. Emin olan uzun bir süre bu şarkıyı mırıldanıp, söyleyeceksiniz.


4)Kurz Und Schmerzlos – 1998


Fatih Akın’ın ilk uzun metrajlı filmi Kurz Und Schmerzlos, yönetmenin filmografisini en iyi yansıtanlardan. Eğer ki bir Akın incelemesi yapmak istiyorsanız sadece Kurz Und Schmerzlos’ı izlemek oldukça açıklayıcı olacaktır. Zira Akın’ın sonraki yıllarda çektiği filmlerin hepsinin çıkış noktası, esin kaynağı Kurz Und Schmerzlos olmuştur. Göç olayını Türkiyeli, Sırp, Yunan üç arkadaş üzerinden anlatan film çok zor bir araya gelecek üç milleti arkadaştan da öte dost yapıyor Akın. Ayrıca bu üç farklı ülkeden insanın da Almanya’da aynı şekilde kaybeden, uçurumun kenarında yaşamaya mahkûm insanlar olarak çizerek oldukça anlamlı bir durum ortaya koyuyor. Bu üç arkadaştan her ne kadar biri artık bu suçlu dünyasından kurtulup huzura ermeyi planlasa da içinde bulunmak zorunda olduğu hayat buna asla izin vermiyor. Seyirci olarak bizlerin tabiri caizse yüreğini dağlayan bu film Akın ile tanışmak isteyenlerin tartışmasız ilk izlemesi gerekenlerden.


5)Solino -2002


Fatih Akın’ın nispeten daha toplumsal bir yaklaşım ile çektiği bir filmdir Solino. Fakat Akın’ın mizah duygusunu, izleyicinin izlerken içini kıpır kıpır eden sahneleri de bünyesinde barındırmayı da ihmal etmeyen bir film. Akın, bu kez bir Türkiyeli aileyi değil de İtalyan ailenin Almanya’ya göçüne tanık ediyor bizleri. Zaten birçok açıdan birbirimizden izler taşıyan İtalyanlar’ı kendi yerimize Akın filminde görmek hiç de yadırgatmıyor biz izleyicileri. Almanya’ya göç edince tüm yaşamları kısa bir süre sonra içinden çıkılmaz bir noktaya gelen bu sevimli ailenin hikâyesi her ne kadar ilk etapta eğlendirse de daha sonra üzmeye başlıyor.  Güldürürken hüzünlendiren, eğlendirirken düşündüren bir film Solino tam olarak. Akın yine ülkeler arasındaki yaşam farkını, buna uyum sağlamaya çalışan ya da sağlayamayıp tamamen uçuruma sürüklenen insanların hayatlarını bir kez daha ustalıkla perdeye yansıtıyor. Eğer ki İtalyan komedi ya da dramlarını, Akın filmografisini seviyorsanız, Solino tam olarak bunların karışımı nefis bir pizza ikram ediyor size.