19 Eylül 2015 Cumartesi

Brokeback Mountain: Aşkın Doğa İle İmtihanı



Uzakdoğulu yönetmen Ang Lee’nin 2005 yılında çektiği Brokeback Mountain, beklenenin üstünde başarı göstermişti. Oscar başta olmak üzere birçok festivalden eli kolu dolu dönen film, Lee’nin de yükselişinin sinyallerini vermişti. Ayrıca sadece yönetmen olarak değil oyunculuklar anlamında da yıldızlar geçidi niteliğinde olmuş bir film Brokeback Mountain. Özellikle Jake Gyllenhaal o günkü oyunculuk performansı ile vaat ettiği umudu boşa çıkarmadı; son yılların en iyi aktörleri arasına yerleşti. Ki Oscar’ı kazanması da çok uzak olmasa gerek.  Maalesef ki filmin bir diğer başrol oyuncusu Heath Ledger, 2008 yılında aramızdan ayrılarak serüvenine devam edemedi. Şayet yaşasaydı Ledger’in yolu da fazlasıyla açıktı, tıpkı Michelle Williams ve Anne Hathaway gibi.
Amerika’nın Brokeback dağlarında iki erkeğin kendini bulma hikayesi olan film aynı zamanda western türünden de beslenir. Ennis ve Jack’in yolları mevsimlik iş için çıktıkları Brokeback dağlarında kesişir. İkisinin az çok planlanmış bir hayatları vardır. Ne var ki içinde bulundukları uçsuz bucaksız, dingin doğa onları planlarından hariç yollara saptırır. Özellikle Ennis gibi suskun, içe kapanık, yeniliğe asla açık olmayan, fazla erkeksi bir kişiliği bile yoldan çıkarmayı başaracak bir büyüye sahiptir Brokeback dağları. Jack ise hayatı boyunca yeniliğe açık olmuş, çılgın, gözü kara bir karakter olduğundan dolayı zaten doğaya ve hayatın akışına kendini hemencecik bırakır. Dağda çobanlık ve bekçilik yapan Ennis ve Jack her ne kadar erkeksi tavırlar takınsalar, at üstünde marifetlerini sergileyip, atar yapınca kavga etmekten çekinmeseler de duygularının sesine kulaklarını tıkayamazlar. Aşkın ne zaman ne yer ne de cinsiyet tanıdığını, aşkın bunların hepsinin üstünde yer alan bir gerçek olduğunu yaşayarak tadar ve anlarlar. Ve bu sürpriz aşk ilk başlar da kabulleniş noktasında özellikle Ennis’i zorlasa da direnmenin âlemi olmadığını o da anlar.

Her ne kadar film bize Ennis ve Jack’ın hayatını göstererek ilerici bir şey yapıyor gibi algılansa da alt metinde söyledikleri pek de hoş değil. Jack ile Ennis ilk birbirleri ile seviştikleri gecenin sabahı sürüdeki koyunlardan birinin kurt tarafından yenilmesi ya da aşkını özgürce yaşamak isteyen Jack’in cezalandırılması; yanlış yollara sapanların sonu böyle olur demek istiyor. Oldukça ilerici bir film yapıyormuş gibi gözükerek alttan alta farklı mesajlar veren bir film Brokeback Mountain. Lee, sağ gösterip sol vuruyor tabiri caizse. Ayrıca Jack ve Ennis’in eşlerini mağdur olarak çizmesi de cabası. Burada da yine bunu yapan erkeklerin kadınlara da üzüntü yaşattığını onları zor duruma soktuğunu dile getirir. Son olarak daha muhafazakâr karakter olan Ennis’in hayatının öncelikli olarak izlenmesi filmin aslında onun hikâyesiymiş gibi gösterilmesi de çok kasıtlı bir hareket; şayet yönetmen Ennis ile özdeşlik kurmamızı istiyor. Özgürlükçü, daha rahat davranan Jack ile katharsis yaşatmak istemez Lee. Görüldüğü gibi Lee’nin dili çok sıkıntılıdır bu açıdan. Aslında şaşırmamak gerek; Hollywood’a transfer olmuş bir yönetmenden tam da Hollywood tarzı hareketlerdir bunlar.
Çatışmasını toplumsal değer yargıları ile Jack ve Ennis asındaki aşk arasında kuran film doğayı muhteşem sunumu, başarılı oyunculukları, türler arası mükemmel uyumu ile çok başarılı bir yapım. Ayrıca film özellikle Ennis üzerinden sınıf meselesine de değinir. Ennis’in ekonomik olarak yaşadığı sıkıntılar hep var olur. Jack’in ise zengin kayınbabası karşısında uzun yıllar sinmek zorunda olması ise oldukça sinir bozucu. Ne var ki oldukça sıkıntılı olan dili her şeyi eksik bırakıyor gibi.


O AN: La vie d’Adéle


Aynadan Yansıyan Yabancı
Fransız çizgi roman yazarı Juile Maroh’un  ‘’Le bleu est une couleur chaude’’ isimli çizgi romanı, Tunus asıllı Fransız yönetmen Abdellatif  Kechiche tarafından 2013 yılında sinemaya ‘’La vie d’Adéle’’ ismiyle uyarlandı. Cannes Film Festivali’nde büyük ödülü kazanan film, Adele’in büyüme hikayesini anlatır aslında. Film, fazlasıyla uzun seks sahneleri, Adéle’li röntgenci gibi takip eden kamerası, oldukça uzun süresi, ödülü yönetmen ve iki oyuncunun birlikte paylaşmaları ve en önemlisi film ödül aldıktan sonra başrol oyuncularının Kechiche ile ilgili yaptıkları sansasyonel açıklamalarla sinema dünyasına deyim yerindeyse damgasını vurmuştur. Ülkemizde 12. Filmekimi’nde seyirciyle buluşan ‘’La vie d’Adéle’’ filmi denilince, neredeyse herkesin aklına Adéle ile Emma’nın sevişme sahnesi gelse de asıl unutulmaz anlardan biri yollarının ayrılmasının arifesindeki sahnedir.
Emma son zamanlarda Adéle’i ihmal etmeye başlamış, Adéle de uzun zamandır kendisine asılan iş arkadaşı ile yakınlaşmıştır. Yine iş arkadaşı ile takıldığı bir gece eve dönüşünde Emma’ya yakalanan Adéle için hayatının ikinci dönüm noktası yaşanır; birincisi Emma’nın hayatına girmesidir.
Sahne Adéle’in eve girmesiyle başlar. Karşısında Emma’yı görmeyi beklemeyen Adéle her zamanki masumiyeti ile ürperir. Lakin yolunda gitmeyen bir şeylerin olduğunu fark etse de anlamamış gibi davranır. Emma sorularını Adéle’e çok sakin bir şekilde yöneltir. Adéle de neredeyse fısıldayan bir ses tonu ile tüm sorulara asılsız cevaplar verir. Seyirci olarak Adéle’in doğru cevapları vermediğini biliriz ama ona da çok kızamayız. Çünkü Adéle’in kendini yalnız ve değersiz hissettiği zamanlara da şahit olmuşuzdur. Ne var ki sorgulama devam eder ve Emma çok kısa sürede Adéle’i çözer. Her zamanki gibi Adéle ağlayarak kendini ele verir zaten. İtirafı net bir şekilde duyan Emma yavaş yavaş çığırından çıkmaya başlar. Tüm bu konuşmalar olurken Emma’nın arkasında ayna vardır; böylece Adele, Emma’nın arkasından görüntüsü ve Emma’yı görürüz. Emma’nın  kısa saçlı arkadan görüntüsü bir erkeğin arkadan görüntüsünü andırır. Böylece Kechiche Adéle ile Emma ilişkisinin arasına giren erkeği de bir nevi sessiz bir şekilde yüzleşmeye dahil eder. İlginç olan şu ki: Adéle, Emma ile aynadan yansıyan görüntü olmak üzere iki kişinin karşısındadır. Zaten güçsüz ve savunmasız olan Adéle’in iyice kolu kanadı kırılır bu adaletsiz tartışmada. Adrenalin gittikçe yükselir. Ve buna uyumlu olarak kamera da hareketlenir, sahneler üst üste biner. Sonunda Emma, Adéle’in gitmesini ister. Bu isteği ağlayarak ve yalvararak geri çeviren Adéle’i, Emma tokatlamaya, hırpalamaya başlar. İyice güçsüzleşen ve umudunu kaybeden Adéle’i sonunda sürükleyerek de olsa kapı dışarı eder. Hatta o kadar hiddetli yapar ki bunu; kapı camının kırılma sesi kulaklarımızda çınlar. Adéle bir süre de kapının dışından devam eder ama nafile; Emma kafasında çok net bir şekilde bitirmiştir bu ilişkiyi. Kechiche bu anlarda seyirciyi evin içinde bırakır; böylece seyirci olarak bizler de Adéle’i suçluyormuş gibi oluruz. Çünkü bizi Adéle’in yanında değil Emma’nın yanında konumlandırır. Tabii Adéle’i yeterince anlayıp desteklemeyerek, yalnız bırakan Emma mı yoksa direnmek yerine zayıflık gösterip başkasının kollarına kendini atan Adéle mi daha suçlu bu tartışılır. La vie d’Adéle filmi sayesinde Aldatma nedir? Aldatan mı yoksa aldatılan mı daha suçludur? Aldatılmak affedilebilir mi? sorularını tekrar tekrar sorarız. Sonuç olarak kafamızın içerisinde dolaşan sorular, yolda çaresizce ağlayarak yürüyen Adéle’in görüntüsü kalır geriye.






8 Eylül 2015 Salı

O AN: Fight Club


Kaybedecek Bir Şeyim Yok. Öyleyse Özgürüm.
Birçok filme esin kaynağı olmuş ve filmlerde afişini sıkça görebileceğimiz 1999 yapımı David Fincher filmi Fight Club’ı unutmak ne mümkün. Bu hafta vizyona giren Who Am I filminde yine afişini görünce aklıma düştü bu mükemmel yapım. Defalarca izlediğim halde tekrar izleyip bir defa daha mest olduğum filmden unutulmaz sahnelerden birini paylaşmak isterim. Tüketim toplumunun suratının tam ortasına inen okkalı bir tokat olarak hafızalara kazınan film, özellikle final sahnesi ile hatırlanır. Lakin her sahneyi uzun uzun analiz edilebilecek denli derinliğe sahip filmin, en etkili sahnelerinden birisi de Edward Norton’un anlatıcı( Norton’un canlandırdığı karakterin adı yoktur, film jeneriğinde ve İmdb’de anlatıcı olarak geçer)karakteri ile harika bir performans sergilediği anlardır.
Brad Pitt’in hayat verdiği Tyler Durdan, Fight Club’ın üyelerine ilk kez ev ödevi verir; Tyler ‘’dışarı çıkıp hiç tanımadığınız biri ile kavga çıkaracak ve kaybedeceksiniz’’ der. Anlatıcı bu ev ödevini şeytanca bir plana dönüştürür. Haliyle bu plan doğrultusunda ödevde bazı değişiklikler yapar; hiç tanımadığı biriyle değil de yıllardır birlikte çalıştığı patronu ile kavga çıkarır. Ve asla kavga etmeye yanaşmayacak bu adamı öyle bir kavganın içine sokar ki… Anlatıcı kavgada kaybetse de teknik olarak kazanmıştır. Nasıl mı?
Anlatıcı her zaman ki gibi özensiz kıyafetleri ve yara bere içerisindeki suratıyla patronunun odasına gelip konuşmak istediğini söyler. Anlatıcı fazlasıyla kendinden emin bir çakal edasıyla konuşmaya başlar. Patronuna, kurnazca bir teklif sunar. Prestijli bir araba firması olan iş yerinde çok uzun zamandır çalışıyordur ve şirketin her eksiğini biliyordur. Patronunu bildiklerini sızdırmakla tehdit eder ve eğer ona çalışmadığı halde maaşını öderse susacağını söyler. Bunu duymayı beklemeyen patronu çok sinirlenir ve güvenliği aramak için telefona sarılır. İşte tam da bu anda yaralı eli titremeye başlar. Bu elindeki yara sayesinde birkaç gün önce Tanrı ile tüm ilişkisini bitirerek özgürleşmiştir. Artık kaybedecek hiçbir şeyi yoktur; istediği kadar dibe vurabilir. İşte eli tüm bunları ona hatırlatarak rolünü oynamaya başlaması konusunda onu uyarır. Ve ilk hamleyi bu eliyle yapar; tam da çenesinin altından esaslı bir tokat indirir kendine. Bu tokat bir sonrakini getirir hemen ardından. Ağzından burnundan gelen kanlara aldırmadan bizzat kendisinin, tabiri caizse façasını çizdirir. Cam sehpa ve raflardan döşenmiş oda da kendini çılgınca oradan oraya atan bu zır deli için çok uygun bir mekandır; tuzla buz olan camlar, bu sahnenin etkisini fazlasıyla arttırır. Karakterimiz yaptıkları esnasında o kadar ustadır ki; sanki daha önce de bunları yapmıştır(?) Zaten kendini döverken bir ara sahne durur ve iç sesi ile ‘’Nedense Tyler ile ilk dövüşüm aklıma geldi’’ der. Neden böyle söylediğini filmi izleyince anlayacak ve ‘’Vay be!’’ diyeceksiniz emin olun. Devam eden sahne kendisinin ağzını yüzünü dağıtması ve gerçekten de kavgada tıpkı Tyler’in dediği gibi kaybetmesiyle(kazanmasıyla) son bulur. Zira odaya gelen güvenlikçilerin gördüğü sahne patronun,  teklifini kabul etmesini zorunlu kılar. Zafer kaybedecek bir şeyleri olmayanlarındır.
Edward Norton ve Brad Pitt’in muhteşem performansları ile hafızalara kazınan film, David Fincher’in da en gözde yapımlarından biri olarak sinema tarihine adını büyük harflerle yazdırmıştır.




4 Eylül 2015 Cuma

O AN: Nymphomaniac (II)




Şiddetin Sekse Karşı Galibiyeti
Sinemanın aykırı yönetmenlerinden Lars Von Trier’in son filmi Nymphomaniac , oldukça sert ve cesur sahneleriyle perdede boy göstermişti.  Ülkemizde gösterimi yasaklanan film, 33. İstanbul Film Festivali sayesinde izleyicileriyle buluşabilmişti. Filmde, Trier’in vazgeçilmezi Charlotte Gainsbourg’un canlandırdığı Jeo karakterinin çetrefilli hayat öyküsünü izlerken nelere şahit olmamıştık ki.
Joe, nemfomanyak(aşırı seks bağımlısı, ilişkiye girmediğinde huzursuz olan kişi) biridir. Yalnız sıkıntı bununla da bitmez; Joe, orgazm olmakta da sıkıntı yaşar. Çocukluğunda bir kez çimlerin üstünde yatıp doğanın sesini dinlerken orgazm olur ama aynı duyguyu bir daha yaşayamaz. Joe hayatı boyunca bir daha öyle bir orgazmı yaşamak için elinden geleni yapar ama nafile... Son çare olarak aşık olduğu adamı, aşkının meyvesi olan bebeğini bile arkasında bırakarak nemfomanyakları aşırı şiddet uygulayarak rahatlatan K.’nın yöntemine kendini çaresizce bırakır. Özellikle Noel gecesi K.’nın Joe’ye hediye –bizim için ceza, Joe için ödül- verdiği sahne izlenebilmesi zor anlardır.
Joe, K.’dan şık bir şekilde paketlenmiş Noel hediyesini alır. Joe paketi açtığında daha önceki buluşmalarında K.’nın kendisine yaptırdığı düğümlerden oluşan, üzerinde ismi yazan –kırbacın üzerinde Fido yazar; Jeo’ya K.’nın verdiği isim Fido’dur- kırbaç olduğunu görür ve ödülünün bir an önce tadına bakmak amacıyla uygun ortamı tıpkı K.’dan öğrendiği gibi hazırlar. K. kendisine yaklaşınca ona cinsel birleşme istediğini Jeo diliyle –her şeyi direk ve net söyler Jeo- söyler. Ki Jeo, K.’nın bırak cinsel birleşmeyi bunun ima edilmesine bile tahammülü olmadığını bildiği halde yapar bunu.  Elbette K. tarafından bu istek reddedilir. K. Jeo’ya kural dışı davranışlarından dolayı ‘kırk kamçılı maksimum Romen’i’ vereceğim der. Kırk kamçılı maksimum Romen cezası hiçbir zaman bir seferde uygulanmamış bir cezadır; üç bölüm halinde uygulan bir cezadır. İsa’ya bile otuz dokuz kamçı cezası uygulanmıştır. Çünkü kırk üçe bölünemediği için otuz dokuz üçe bölünüp uygulanmıştır. Bu durumda Jeo çile çekenlerin piri olmuştur desek yanlış olmaz sanırım. Üstelik Jeo, ceza uygulanırken hiç itiraz etmez. Aksine kalçasına kamçıları yerken klitorisini altındaki kitapla uyararak hayatında ikinci kez orgazm olmayı başarır. Jeo’nun bu esnada yüzünde gördüğümüz mutluluk, kalçasının halini de gören izleyiciyi şaşkına çevirir. Jeo’nun aldığı haz o kadar yüksektir ki gözleri yuvalarından çıkacak gibi olur, en büyük acılar sırasında çıkmayan sesi kendini koyverir. Ve hayaline çocukken yaşadığı orgazm anı gelir. İşte bu an da Jeo’yu kıskanmamak elde değildir. Zira çocuklukta yaşanılan bir duygunun bırak aynısını benzerini bile yaşayamaz birçok yetişkin. Jeo belki de hayatının kalan kısmında bırak cinsel ilişkiye girmeyi mastürbasyon bile yapamayacak deformasyon yaşar bu ceza sırasında; ama Jeo için o an yaşadığı haz her şeye bedeldir.
İzlemesi birbirinden zor sahnelerle örülü Nymphomaniac filminde Trier, Nemfomanyak olanları yargılamaz aksine onları anlamaya ve anlatmaya çalışır.
*Sahne fazlasıyla şiddet ve cinsellik içerdiğinden filmin tanıtım videosunu paylaşmayı daha uygun buluyoruz. Anlatılan sahne filmin ortalama 55 ile 60’ıncı dakikaları arasında geçiyor.


29 Ağustos 2015 Cumartesi

Visions: Hissediyorum Öyleyse…


Yaz boyunca vizyona giren korku filmlerinde olması gereken kurguyu geçtim vaat edilen korku unsurlarını bile bulamamış, Visions filmini izlemeye giderken de beklentilerimizi minimuma indirerek gitmiştik. Seyirci olarak bizleri salona sokan tek ikna edici etken konsantre süresi(82 dk) olmuştu. Lakin film çekmeye devam eden korku filmi sektöründen umut kesilmezmiş; film beklentilerin üzerinde bir seyir zevki sunarak, şaşkınlık yarattı. Hatta oldukça başarılı kurgusu 2001 yapımı Alejandro Amenabar’ın yönettiği The Others filmini akıllara getirdi.
Daha önce de iki tanesi Testere serisinden olmak üzere üç tane korku filminde yönetmen koltuğunda oturan Kevin Greutert son filminde de türden ayrılmıyor. Ki yönetmenleri ustalığa götüren etmenlerin başında, bir türe sadık kalmaları gelmiyor mu zaten? Greutert de daha önce tutan bir seride çalışıp acemiliğini atarak sadık kaldığı türde daha özgün bir eser veriyor. Film mekan olarak da çok iyi bir seçim yapıyor; birçok romantik filme ev sahipliği yapan İtalya, muhteşem üzüm bağları ile Visions filmine tüm güzelliğini sergileyerek oldukça konuksever davranıyor.
Film Eveleigh’in trafik kazası yapmış olduğu an ile başlar. Anladığımız kadarı ile çarptığı arabada bir anne ve çocuk vardır. Ama bu anne ve çocuğa ne olduğu hakkında izleyiciye geri dönüş yapılmaz. Zaten Eveleigh ile David çifti yeni bir hayata yelken açarlar. Kazanın üzerinden bir yıl geçmiş, evlerini, işlerini değiştirmiş ve çocuk sahibi olmaya karar vermişlerdir; Eveleigh anne olmayı canı gönülden bekleyen bir kadındır. Filmin ilerlemesi ile kusursuz yeni hayat planı işlemez; yolunda gitmeyen, tanımlanamayan bir takım şeyler yaşanır. Ki tahmin edileceği gibi bu açıklanamayan vukuatları hamile olan kadın yaşar; erkek bu noktada tamamen vasıfsızdır. Zaten Eveleigh ve karnındaki bebek olayların merkezindedir. Özellikle Eveleigh’in karnındaki bebek sadece anne karnında var olduğunun bilinmesiyle bile gerilimin en büyük pay sahibi konumundadır. Rosemary’s Baby başta olmak üzere çocuk ya da bebek üzerinden çatışmasını yaratan birçok korku filmi çekilir bugüne kadar. Ama sadece anne karnında var olduğunu bildiğimiz bir bebeğin filmin çatışmasını çok büyük oranda omuzlaması hatta kilit rol oynaması da etkileyiciliği arttırır.

Film ayrıca Amerika’nın ve son dönem Türkiye’nin de çok sık kullandığı dini öğelerden hiç mi hiç beslenmeyerek de artı puanı hak eder.  Zira ülkemiz sinemasına da yeni yeni yerleşen dine sırtını yaslama meselesini tabiri caizse kabak tadı vermeye başladı diye düşünmekteyim. Visions, yaşanılan her şeyi belli bir zemine oturtur. Hamile kadınların hislerinin daha kuvvetli olduğu kabul edilen bir durumdur. Ayrıca bazı insanların doğuştan fazladan bir duyuya daha sahip olduğu da bilinir. İnsan denen varlık sadece üç boyutu görebilmekteyken çok daha fazla boyutun olduğu iddia edilmektedir. İşte bu fazladan duyuya sahip insanların bizim göremediğimiz boyutları gördüğü varsayılır. Bu durum birçok korku filminin konusuna da zemin hazırlamıştır. 1999 yapımı M. Night Shyamalan’ın The Sixty Sense, altıncı his mevzusunu merkezine oturtan filmlerden ilk akla gelenlerden biridir.

Filminde Eveleigh ve David’in gelmesinin şerefine 1800’lü yıllardan kalma yıllanmış bir şişe şarap açılarak içilir. Şarabın kadehlere konulması, koklanması ve şerefe denilerek içilmesi tam bir ritüel havasında verilir. Filmin başlarında izlediğimiz bu sahneyi pek önemsemesek de aslında Eveleigh’in ve onlardan önce yaşayanların şahit olduğu açıklanamayan olayların da şarabın üretim zamanlarından beri yaşanması çok önemli bir ayrıntıdır. Tıpkı şarap şişesinin mantarı açıldığında ortaya yayılan koku gibi yıllardır geleceğini haber veren felaketinde ayak sesleri yaklaşır.  Üzüm bağları gibi büyüleyici bir ortamda geçen filmin kendine metafor olarak şarabı seçmesi de çok yerinde bir seçim olur. Filmi izlerken koltuğunuzdan çok fazla sıçrama garantisi vermemekle birlikte sonunda şaşıracağınıza ve bir ’’Vay be!’’ çekeceğinize eminim.

HUNGRY HEARTS: MANTIĞIN DİKTATÖRLÜĞÜ


 Saverio Costanzo tarafından, Marco Franzoso'nun imzasını taşıyan Il Bambino Indaco adlı romandan beyazperdeye uyarlanan Hungry Hearts filmi, 34. İstanbul Film Festivali’nde görücüye çıkmıştı. Birçok festivalde gösterilen film, Venedik Film Festivali’nden bolca ödülle ayrıldı. İtalyan yönetmen Costanzo, filmine mekan olarak New York’u seçer. Fakat filmin Amerika’da çekilmesi akıllara klasik bir Hollywood tarzı getirmesin; aksine oldukça bağımsız bir film var karşımızda.
Hungry Hearts, daha filmin ilk sahnesinden ilgiyi çekmeyi başarır. Küçücük bir mekanda sıkışıp kalan Mina(Alba Rohrwacher) ile Jude(Adam Driver) ilk etapta biraz gerilseler dahi yavaş yavaş keyifli bir tanışma sohbetine girişirler. Oldukça samimi ve eğlenceli bu konuşma izleyicide ne sıkışmışlık hissini, ne de kasvet duygusunu bırakır. Ve elbette ki bu planlanamaz tanışma, ardından aşkı getirir. Daha sonra hızlıca gelişen hamilelik, evlilik vs… Buraya kadar her şey tam da bir romantik komedi tarzında ilerler. Ne zaman ki aşkın meyvesi olan bebek aileye katılır işte o zaman film psikolojik bir drama dönüşür.
Hamileyken bir medyumdan çocuğunun seçilmiş çocuk olduğunu öğrenen Mina, bunu fazlasıyla önemser. Zira Mina, duygularıyla hareket eden, hislerine her şeyden daha çok güvenen bir kişilik sergiler. Jude ise tam tersi yaşadığımız çağın insanlarından; tıbbın her söylediğine gözü kapalı inanan, duygularının sesine kulaklarını tıkamış her şeyi akıl ve mantık sınırlarında yorumlayan biri. Bir de bu kişilik farklılıkları yetmezmiş gibi beslenme farklılıkları da üstüne eklenir; Mina, vegandır. Bu kadar büyük farklılıklar eşler arasında problemlerin yaşanması için yeterli bir sebepken bir de bebeğin bu zıt kutupların arasına düşmesi çatışmayı daha da güçlendirir.

Her ne kadar yönetmen Costanzo, Mina ile Jude’a eşit mesafede dursa da, seyircilerin büyük bir kısmının Jude’u kendilerine yakın hissedecekleri, Mina’yı da yargılayacakları bir gerçek. Mina’yı derinlemesine algılayıp, anlamaya çalışmadıkça böyle olması çok normal. Fakat vegan bir annenin kendi canından bir parça olan varlığı bildiği doğrular yönünde büyütmesi kadar normal ne olabilir? Ki Mina, bebeğini vegan olarak beslerken bunu gelişigüzel de yapmaz; evinin çatısında bir sera oluşturur, işinden ayrılır, tüm zamanını bebeğinin bakımını daha iyi yapabilmek adına araştırarak geçirir, uygun zaman olduğunu düşündüğünde(ilk yedi ay uygun zaman hissetmez) onu gezintiye de çıkarır, güneşin ve denizin keyfini de sürerler birlikte. Jude ise bebeği doktora götürmek ve doktorun söylediklerini uygulamak dışında hiçbir şey yapmaz. Elbette biri anne, biri de baba olarak çocuklarını önemser ve onun için en doğru olanını isterler. Fakat arada tarz olarak çok büyük farklılıklar vardır.
Birçoklarının düşündüğü gibi Mina, ne doğum sonrası depresyonuna girmiş ne de akıl sağlığını yitirmiştir. Bu yakıştırmalar tamamen düz bir bakış açısının görüşleri olmaktan öteye gidemez. Mina, fazlasıyla özverili, fedakâr, duygulu ve en önemlisi akıllı bir kadındır; Jude’nun bebeğin sadece yüzde yedi gelişme gösterdiğini söylemesi üzerine: “Bu bir yarış mı?” sorusunu sorması genel geçer toplum görüşüne atılan bir tokat niteliğinde olur. Özellikle çocuğunu bir yarış atı gibi gören anne ve babalara sorulacak ibretlik bir sorudur.

Eşler arasındaki çatışmayı bebek üzerinden sürekli besleyerek harmanlayan Hungry Hearts, filmin sonunda çatışmayı çok daha farklı bir noktada sonlandırması ile de başarısını devam ettirir. Giriş, gelişme ve sonuç bölümlerinin hepsi farklı bir türe hizmet eden film, kullandığı tekniklerle de seyirciyi hayranlık içerisinde bırakır. Özellikle balıkgözü lens kullandığı sahneler yaşananların çetrefilliği ile çok güzel uyum sağlar. Birçok biçim denemesi yapan Costanzo, hepsini birbiri ile öyle güzel harmanlayıp, öyle nefis bir iş çıkarmış ki anlatmak yetmez, izlemek lazım.

Far From Men: Ne Fransız Ne Arap


Albert Camus’un ‘Sürgün ve Krallık’ eserindeki ‘Misafir’ adlı öyküden uyarlanan Far From Men insanlık, iç savaş, kan davası gibi oldukça önemli meselelerden bahseder. David Oelhoffen’ın yönettiği film değindiği tüm meselelerin altını yeterince doldururken western türünden beslenerek zorlu doğa koşullarını da filme dahil eder. Hayatta kaybeden iki insanın tesadüfler sonucu bir araya gelmesiyle mecburi bir birlikteliği temel alan film üzücü bir yol hikayesi.
Viggo Mortensen’in canlandırdığı Daru karakteri Fransız-Cezayir savaşının –Fransa’nın Cezayirlilere soykırım uygulaması- ortasında Arap çocuklara öğretmenlik yaparak, hiç istemediği hesaplardan kendini uzak tutmaya çalışır. Ne var ki Daru ne kadar çocuklarla zaman geçirerek masumiyetini kaybetmemek istese de koşullar onu kaçmak istediklerinin içine sürükler. Bu arada yanlış anlaşılmasın: Daru, savaştan korkan mesnetsiz bir adam değildir. Zira Daru, öğretmenlikten önce Fransız ve Cezayir yurttaşlarıyla omuz omuza savaşmış, saygı duyulan bir binbaşıdır. Daru, hiç anlam veremediği bu savaşın maşası olmak istemez.  Reda Kateb’in canlandırdığı Mohamed ise Daru’yu istemeden yollara düşürecek karakter. Ailesini aç bırakmamak uğruna cinayet işlemiş Cezayirli Mohamed, Fransız adaletine(?) teslim edilmelidir.  Tuhaf olan şu ki: Mohamed de bunu ister. Mohamed’in öyle dertleri vardır ki asilerin arasına katılmayı düşünmeye bile fırsatı olmaz. Onun derdi bambaşkadır. Bunun için de Fransız hükümetine Daru tarafından teslim edilmelidir. Daru, Fransız hükümeti tarafından idam edileceğine emin olduğu için asla Mohamed’i teslim etmek istemez ama Mohamed oldukça ısrarcıdır. Böylece yollara düşülür.

Zorlu doğa koşullarına karşı mücadele veren Daru ve Mohamed bir yandan da Hem Mohamed’in akrabalarından hem Fransız kuvvetlerinden hem de asilerden saklanarak ilerlemeye çalışırlar. Bazen doğanın acımasız şartlarından dolayı sığındıkları terk edilmiş bir evde bazen de esir düştükleri asilerin kampında sohbete dalar böylece birbirleri hakkında bilgi sahibi olurlar ve elbette aralarında sevgi bağı oluşur. Zamanla yaşadıkları bu bağı daha da kuvvetlendirirler; yeri gelir Daru Mohamed’i yaşamaya ikna etmek için neler yapmaz ki.
Film elbette Daru ve Mohamed’in dışında gelişen savaş hakkında da bir şeyler söyler. Fransız yönetmen Oelhoffen, oldukça tarafsız bir rota çizer kendine; Fransız birliklerinin savaş ahlakını nasıl çiğnediklerini ifade etmekten hiç çekinmez. Hatta Fransızların soykırım yaptığını tek bir hareket ile net bir şekilde ortaya koyar. Ayrıca bir zamanlar omuz omuza savaşmış ırkların şimdi karşı karşıya gelmelerini anlamlandıramadığını da birçok diyalog ile besler. Ki aslen Endülüs’ten göç etmiş bir İspanyol olan Daru’nun ‘Buraya ilk geldiğimizde bize Fransızlar tarafından Arap denildi. Şimdi ise Araplar Fransız diyor’ sözleri tüm meselenin özeti olur. Filmin kilit noktası da burasıdır bence.
Daru ile Mohamed’i bataklığın içerisinde yeşeren iki fidan gibi düşünebiliriz. Ve onlar tüm kan emici sivrisinekleri geride bırakarak yollarına devem eder, ellerinden geldiğince kendilerini tüm yaşanılanlardan uzak tutarlar. Ölmek ve öldürmekten gitgide uzaklaşır, yaşamın güzelliklerine kendilerini bırakırlar.
Doğanın uçsuz bucaklığı, değme savaş filmlerini aratmayacak çatışma sahneleri, mükemmel uyum sağlayan müzikleri, gerçekten hissederek ortaya konulan performansları ve en önemlisi objektif bakış açısı ile aldığı ödülleri fazlasıyla hak ettiğini ispatlıyor Far From Men.