25 Haziran 2015 Perşembe

SEKİZ BUÇUK: BANA BİR RÜYA ANLAT, İÇİNDE FELLİNİ OLSUN


Federıco Fellini ‘La Dolce Vita’ filmi ile ülkesinde ve yurt dışında çok büyük üne kavuşur ve birçok ödül kazanır. Bu durum Fellini’ye çok büyük rahatlık, para ve özgürlük sağlar. Bu rehavet içerisinde bir sonraki Sekiz Buçuk filmini çeker. Tüm filmleri kendinden izler taşısa da Sekiz Buçuk tam olarak Fellini’nin kendisidir. Özellikle çocukluğuna bir saygı duruşu niteliğindeki bu film yeni filmini çekme hazırlığında olan bir yönetmenin üretememe sancılarını anlatır. Fellini son filminde büyük başarı elde edince diğer birçok sanatçının yaşadığı onun kadar iyisini ya da ondan iyisini bir daha yapamayacağına dair korkularla baş başa kalır. Bu sancılarını perdeye aktarmaya karar veren Fellini filmde bir türlü tamamlanamayan yapıma atfen de adını Sekiz Buçuk koyar. İşte bu bir türlü dokuz olamayan film Fellini’nin faşizm ve Katoliklik ile derdini ortaya koyduğu ama en önemlisi annesi de dahil olmak üzere kadınlarla kurduğu hayal dünyasının perdedeki yansıması olur.
Film, yönetmen Guido’nun rüya sekansı ile başlar. Ama ne rüya… İster misiniz bu rüyanın derinlerine bir yolculuk yapalım? Bir tünelde sıkışmış trafikte arabaların ulaşmak istedikleri istikamete ilerlemeye çalıştıklarını görürüz. Bu arabaların birinde de Guido vardır. Bu tüneli vajina, arabaları da sperm olarak düşünürsek döllenmeyi başaran spermin Guido olduğunu anlarız. Çünkü Guido bir süre sonra bulunduğu arabanın içerisinden çıkmaya çalışır. Zaten derinden gelen kalp atışı seslerinin dışında mutlak sessizliğin olması da bunun kanıtıdır. Fakat bir türlü fetüs şeklinde ki duruşu ile rahmin duvarlarını itelese de çıkmayı başaramaz Guido.  Neyse ki tüm bebeklerde olduğu gibi hayata çıkış yolunu bulur nihayet. Arabanın üst penceresinden önce başını sonra da vücudunu yavaş yavaş çıkarır. Bu zorlu yolculuktan sonra dışarı süzülüşü görülmeye değerdir. Kollarını iki yana açarak tıpkı bir melek gibi göklere süzülür. Fakat unuttuğu bir şey vardır Guido’nun. Göbek bağı hala kesilmemiştir. Doğar doğmaz melek olmaya izin verilmez öyle. Gerçek hayatta kene gibi ona yapışacak insanlar tarafından göbek kordonundan çekilerek yaşamın tam da ortasına bırakılır.  
Sekiz Buçuk, geleneksel sinemanın hiçbir kuralını uygulamaz. Her ne kadar doğrusal ilerleyen bir kurgusu olsa da gerçek hayat ile rüyalar birbirine girdiği için takip etmesi kimi zaman oldukça zor olur. İlk izlenildiğinde pek bir şey anlaşılmayan, yer yer izleyenin sıkıldığı ama sonraki izleme deneyimlerinde hakkı verilecek filmlerden.  Zaten Fellini ne filmlerini anlaşılmasını ister ne de seyirci olarak özdeşlik kurmamızı. Elinden geldiği kadar seyirciyi filme yabancılaştırmaya çalışır; sesli film teknolojisi başlamasına rağmen ısrarla filmlerini dublajlı-dudak hareketleri ile ses uyumlu değildir- çeker, ortam sesini neredeyse hiç kullanmaz. Ayrıca filmlerinde en çok imge kullanan yönetmenlerden de biridir.
Fellini’nin kendisinin bir yansıması olarak yarattığı Guido karakteri aracılığıyla tabiri caizse duygusal stripriz yapıyor.  Zira Fellini konuşmak istiyor. Bunu Guido’ya söylettiği ‘Söylemek istediğim bir şey yok, ama yine de konuşmak istiyorum’ sözlerini söyletmesinden de anlıyoruz. Kendi iç dünyasını bize tüm samimiyetiyle aktaran Fellini’nin bu filmi yıllar boyunca eskimeyen bir klasik olarak kalacaktır.


IRREVERSIBLE: FİLMDEN BİR AN


1971 yılında Stanley Kubrick tarafından çekilen A Clockwork Orange çok başarılı ama izlenilmesi zor filmlerden biriydi. Sinema dünyasında A Clockwork Orange’dan önce de sonra da birçok izlenilmesi zor film çekildi. Ama hem Kubrick gibi burjuvazi ile derdi olan hem de bu derdini izleyiciyi rahatsız edecek sertlikte sahnelerle aktaran yönetmen az geldi. Kubrick’in yolundan giden ilk akla gelebilecek yönetmenler Michael Haneke ve Gaspar Noe ise a Clockwork Orange filminin yanına adını yazdıracak filmler de Funny Games ve Irreversıble olmalı. Hatta Noe sinemanın en asi çocuğu olmaya herkesten çok daha yakın gibi.
Gaspar Noe burjuvazi ile derdi olduğunu bugüne kadar her hareketiyle ortaya koyan bir yönetmen oldu. Bunu yaparken de bazı takıntılı olduğu mevzuları sık sık kullandı; adet gören ya da hamile olan kadınlar, ensest ilişki, et ve sürekli et yiyen insanlar… Son olarak Cannes Film Festivali’nde gösterilen Love filminde ise pornodan beslendiği anlaşılıyor. Filmin afişi bile oldukça çarpıcı olan Love, dedikodulara göre festivali de karıştırmış. Bizim ülkemizde de ismi -iyi ya da kötü- fazlasıyla anılan Love filminin yönetmeninin izlenilesi zor filmlerinden efsane olmuş bir sahneyi konuşmaya ne dersiniz? Irreversıble filmindeki tecavüz sahnesini filmi izleyip de hatırlamayan var mıdır?
Baştan aşağı kıpkırmızı bir tünelden geçmekte olan güzeller güzeli Alex(Monica Bellucci) Tenia isimli kadın pazarlayarak geçimini sağlayan bir gay tarafından tecavüze uğrar. Her halinden üst sınıfa ait olduğu belli olan Alex, Tenia için bir cinsel çekicilik kaynağı değil sınıfsal öfkesini göstereceği bir obje konumundadır. Ele geçirdiği bu fırsatı hiç düşünmeden hayata geçirir Tenia; burjuvaziyi tabiri caizse tam anlamıyla becerir. Sekiz dakika süren bu insanlık dışı müdahaleyi bire bir zamanlı olarak izleriz. Hem de tam olarak Alex’in yattığı yere göre ayarlanmış kamera açısından. Neo böylece bu sahneyi bize izlettirmek ile kalmaz; Alex ile özdeşlik kurmamızı da ister. Böylece izleyici için her şey daha da zorlaşır. Peki tecavüz bittiğinde nefeslenmemize izin verir mi Noe? Hayır… Burjuvazinin ihtişamı ve maskesi de düşürülmelidir. Tenia, Alex’in o kusursuz yüzünü paramparça eder.

İntikam içinde bir intikam hikayesi olan Irreversıble izlenilmesi çok daha zor başka sahneleri de barındıran bir yapım. Sondan başlayıp hikayenin başına doğru adım adım ilerleyen bu film, yorumlanacak bir sürü sahnesi,  hafızalara kazınacak nice anıyla unutulmayacaklar arasında kuşkusuz. 

BACKCOUNTRY:KARANLIĞIN YÜREĞİ


Sinema sanatının kendine seçtiği konulardan biri de zorlu doğa koşullarında hayatta kalma maceralarıdır.  Bu türde çekilen Into The Wild, Gerry, 127 Hours, Alıve, Cast Away, The Grey, Life Of Pi, Wild benim hafızama kazınan, unutamadığım filmlerin başında gelir. Bu filmlerde ıssız bir ada, sarp dağ zirveleri, okyanusun ortası, balta girmemiş orman, uçsuz bucaksız çöl tüm ihtişamı ile insan denen varlığın korkulu rüyası olur. Genelde bir romandan ya da gerçek hayatın ta kendisinden uyarlanırlar. Özellikle gerçekten yaşanmış olan hikayeler izleyiciyi çok daha fazla etkiler. Çünkü gerçek olay olmaları filmde yaşanan her olumsuzluğun bizim de başımıza geleceğini düşündürür. İşte bu filmlerin, şu an için son örneği olan Backcountry gerçek hayattan esinlenerek çekilmiş etkileyici bir survival filmi.


Bir çiftin kamp yapmak için ormana gitmelerini ve kamp yapmaya başladıkları andan itibaren gerilimin artarak devam etmesini izliyoruz Backcountry’de. Yönetmen Adam MacDonald  gerilimi sadece doğa üzerinden kurmuyor.  Çiftin arasındaki gerilimli ilişki, ormanda rastlayıp birlikte yemek yedikleri esrarengiz adam, her an birileri tarafından izleniyorlar hissiyatı gibi etkenler tekinsiz doğanın gerilimli havasına eşlik ediyor. Belanın nereden, kimden, ne zaman geleceği hiç kestirilemiyor çok uzun bir süre. Genelde iki kişi üzerinden aynı mekanda ilerleyen bir hikayenin insanı karmakarışık duygulara kaptırması seyirciyi oldukça şaşırtıyor.


Az çok film izleyen bir seyirci, bu tarz hikayelerde kimin öleceği ya da hangisinin daha önce öleceği gibi mevzuları tahmin edebilir. Yaşadığımız yüzyılda dikkat çekici, yeni bir şey yapmak isteyen bir yönetmenin merak, gerilim, korku gibi duyguları daha başka unsurlar üzerinden yaratması gerekir. Zira bugüne kadar sinemada tüm konular işlenip tüketilmiş durumda. Şimdiden sonrakiler yeni senaryolar üretemeyecekleri için üretilmiş olanları biçim olarak renklendirmeliler. İşte Backcountry, bunu fazlasıyla yapıyor. Muhtemelen dijital bir el kamerası ile çekilen filmin en güçlü unsuru ise görüntüler.  Karakterlerini adım adım izleyen kamera, her şeyi tüm çıplaklığı ile göstermekten de asla çekinmiyor.

Tüm ihtişamı ile insanoğlunu kendine çeken orman maalesef gizli kalmış can alıcı noktalarını sevgilisine göstererek ifşa etmek isteyen Alex’e izin vermiyor.  Sanki mahreminin gözler önene serilmesini bir saldırı olarak niteliyor. Kendisine ve kendisini korunak olarak seçen hayvanların özeline izinsiz girilmesine tepkisiz kalmıyor. Orman, birbirine tıpatıp benzeyen yolları, hayvanlar da –bunu ayı üzerinden yapıyor- vahşiliğiyle Alex ile Jenn çiftine acımasız bir oyun oynuyor. Ve tabiî ki Alex’in kibri, kıskançlığı da bu oyunun oynanmasına resmen ön ayak oluyor.
Tüm sadeliğine rağmen hiç dinmeyen temposu ile seyirciyi koltuğa kilitleyen bu yapım yeni bir şey söylemese de farklı tarzı ile başarıyı yakalıyor. Uçsuz bucaksız doğada bir su damlacığı kadar etkisiz ve zavallı olduğumuzu bize sert bir şekilde hatırlatıyor MacDonald.  Gerçekten yaşanmış bu olayı tüm çıplaklığı ile bu filmden sonra izleyenler doğaya karşı daha temkinli olurlar umarım.


23 Mayıs 2015 Cumartesi

TEPECİK HAYAL OKULU: ÇOCUKLUK HAYALLERİNDEN FİLMLER YAPMAK


120 yıllık bir geçmişi olan sinema bugüne kadar birbirinden farklı birçok yönetmenin sevdalandığı bir sanat dalıdır. Bu yönetmenlerin kimisi elde olan imkânlar sayesinde çok iyi yerlerde eğitim görüp hiç zorlanmadan bol bütçeli filmler çekerken kimileri ise hayata bir sıfır yenik başlar. Ne var ki başarı refahın ve rahatlığın olduğu yerlerde kendini çok fazla göstermez. Kısıtlı imkânlarla, yokluk içerisinde yapılan üretim ise beklenenin aksine büyük bir başarı yakalar.
 İşte Kütahya’nın Tavşanlı ilçesinin Tepecik köyünde Dünya’ya gelen Ahmet Uluçay bunlardan biridir; ilkokul mezunu olan Uluçay, hiçbir sinema eğitimi almamış ve filmlerini çekmek için herhangi bir destek görmemiş biri. Ama Uluçay yaşadığı tüm olumsuzluklara rağmen yılmayan, her zaman başaracağına inanan bir yönetmen olur. Kısa yaşamına dokuz kısa, bir uzun metraj ve birçok ödül sığdıran Uluçay’ın belgeseli Tepecik Hayal Okulu onu anlatmaya yetmese de dikkate değer bir yapım.

Güliz Sağlam’ın yönettiği Tepecik Hayal Okulu, Uluçay’ın  hastalık dönemine ve sinema hayatına, kendisiyle birlikte yakınlarının anlatımıyla ışık tutulması üzerinden ilerleyen bir belgesel. Documentarist 7. İstanbul Günleri’nde FIBRESCI (Uluslararası Film Eleştirmenleri Federasyonu) ödülü, 47. SİYAD ödüllerinde en iyi belgesel film ödülü başta olmak üzere Ankara, Malatya ve Boston Türkiye Festivallerinden de en iyi belgesel ödülünü alan Tepecik Hayal Okulu, uzun yıllara yayılan bir çalışma. Uluçay’ın beynindeki tümörün hayatını oldukça zorladığı, bu nedenle ameliyat olduğu dönemde çekimlerine başlanır belgeselin. Fakat birçok nedenden dolayı tamamlanamayan bu yapım, Uluçay’ın hayatını kaybetmesi üzerine tekrar ele alınarak bitirilir. Hatta Uluçay’ın tutuculuğu nedeniyle o yaşarken eşi ile yapılamayan röportaj, sonradan eklenen bölümlerden biridir. Uluçay’ın ameliyat olduğu hastane koridorları ve tüm filmlerine de ev sahipliği yapmış olan köyü Tepecik Hayal Okulu’nun iki mekanı olur.

Film Uluçay’ın tıpkı içinde bulunduğu şartlara kafa tutması gibi rayların üzerinde hızla gelen trene de aynı raconu kestiği sahne ile başlıyor. Zaten bu tren Uluçay’ın takıntılı olduğu bir imge filmlerinde... Nerdeyse tüm filmlerinde tren var oluyor. Bir film şeridi olarak düşündüğü tren, her vagonunda farklı insanlar ve bambaşka hayatlar ile onun için bir karnaval gibi.  Uluçay’ın ‘Çocukluğa takılıp kalmış bir sinemacıyım, yaşadığımız çağı sevmiyorum’  sözleri, çektiği tüm filmlerde anlattıklarının kendi çocukluğunun eseri olduğunu ifade ediyor.  Kimi zaman ‘İnci Deniz Dibinde’ adlı kısa filmindeki duvarda görülen cinlerin, kimi zaman da ‘Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak’ filmindeki sokak aralarında çocukların koştururken gördükleri gölgelerin Uluçay’ın düşlerle dolu çocukluğuna yaptığı göndermeler olduğu açığa çıkıyor.

Çocukluğunu unutamayan, o dönemde yaşadıkları tatları, ilerleyen yıllarda bulamayan yönetmenler geçmişte de var oldu ve var olmaya sanırım hep devam edecek. Federico Fellini’nin Sekiz Buçuk filmi kendi çocukluğuna bir saygı duruşu, Andrey Tarkovsky’nin İvan’ın Çocukluğu filmi yine kendi çocukluğuna göndermelerle dolu bir anma değil midir? Maalesef ki bu büyük yönetmenler ömürleri izin verdiği için eserlerini insanlığa armağan etmeye devam etmişken Uluçay çağın vebasına direnemeyerek çok erken aramızdan ayrılır.

Babasının ‘Bu işlerde para yok’ diyerek onu destelemediği, evliliğinde evin geçimine hiç katkı sağlamayarak tüm yükü karısının üzerine yıktığı, çocuklarıyla ilişkisi onları filmlerinde oynatmakla sınırlı bir hayat Uluçay’ınki. Bulunduğu çağı sevmeyen, sürekli çocukluğundaki zamanlarda kalmak isteyen Uluçay’ın filmlerini ve onu anlatan tek kaynak olan Tepecik Hayal Okulu’nu izleyin, izlettirin…


16 Mayıs 2015 Cumartesi

BOYCHOİR: MÜZİK HIRSIN GIDASIDIR


Sinema türlü türlü başarı hikayelerini anlatan bir sanat dalı olagelmiştir. Çoğu hikayede kahramanlar en alttan en üste doğru yavaş yavaş tırmanırlar. Gerçek hayatta nadir olarak yaşanılan bu vaka haliyle anlatılmayı hak edecek bir mevzu olarak görülür. İster gerçek ister hayal ürünü olsun izleyenler açısından bu hayat hikayeleri çok sevilir. Çünkü seyirci izlediği hikayede kendini kahramanın yerine koyarak tam bir özdeşleşme sağlar. Bu nedenle kahramanın yırtması izleyenin kendsininde sıkışmış dünyasından da kurtulması, nefes alması anlamına gelir. İşte Kanadalı Ben Ripley’in yazıp François Girard’ın yönettiği Boychoir bu bahsettiklerimin birçoğunu bünyesinde barındıran bir film.
Annesi ile birlikte yaşayan Stet ‘in aykırı davranışlar sergileyen mutsuz bir çocuk olduğunu özetlemesi ile başlıyor film. Ancak annesini kaybetmesinden sonra başarı merdivenlerini üçer beşer tırmanacağı bir kulvara giriyor Stet’in hayatı.  Stet ülkenin hatta kıtanın en başarılı müzik okullarından birine sadece biyolojik babası diyebileceğimiz kişinin para kesesinin ağzını açması ve yeteneği sayesinde giriyor. Ve bu ana kadar yapmadığı şeyi yapmaya başlıyor; hayatla savaşıyor. Üstelik bunu yaparken başarıya giden yolda hiçbir davranışı yapmaktan gocunmuyor; kimi zaman kendisinden küçüklerden yardım istiyor kimi zaman da iki gözü iki çeşme af diliyor. Zira burjuvazinin emarelerinin buram buram hissedildiği okulda tutunup başarabilmenin başka yolu olmadığının fazlasıyla bilincinde karakterimiz.

Stet’in hikayesini izlerken yakın dönemde izlediğimiz Whiplash filminin akla gelmemesi sanırım mümkün değil. Büyük başarıyı ıskalamış ve bilgilerini bir sonraki kuşağa aktararak yoluna devam eden hoca, rakiplerini geride bırakarak zirveye tırmanmaya çalışan öğrenci karakterleri çok benzeşiyor. En büyük benzerlikleri ise başarıyı dayanışarak değil de rakiplerini alt ederek kazanma paydası oluyor.  Ne var ki Boychoir’deki öğrenci öğretmen ilişkisi çok daha sevecen.

Kendini filmin her anında mükemmel bir konserin ortasındaymışçasına hissettiren müzikleri , Dustin Hoffman gibi başarılı oyuncuların varlığı ve her an yükselen öyküsü ile tam not alabilecek Boychoir alt metinde verdiği mesajlarla maalesef karın ağrısına neden oluyor. Stet’in hayata tutunma hikayesi Amerikan kültürünün aileyi kutsama takıntısından nasibini alıyor. Bir de üstüne sadece başarılı olursan kabul edilirsin mesajı var ki her şeyi bitiren nokta oluyor. Şayet yetenekli, zeki ya da güzel olmazsan, zirveye oynamazsan yalnız ve zavallı kalmaya mahkum kalırsın anlayışı filmin var olan güzelliklerini de gölgeleyerek geriye zifiri bir karanlık bırakıyor. Hatta çoğu kişi için faşist bir bakış açısı olduğu öne sürülen Whiplash’den bile zihniyet olarak geriye düşüyor. Geriye zirveye çıkmayı bırak, tırmanmasına bile izin verilmeyen nicelerinin varlığının yarattığı umutsuzluk duygusu kalıyor.

Boychoir, her şeye rağmen öğretmen-öğrenci ilişkisini ya da başarma öykülerini izlemeyi sevenler için kaçırılmaması gereken bir yapım. ‘Uzun süredir kulağımın pası silinmiyor’, ‘Biraz olsun müziğin huzurunu yaşamak istiyorum’ diyorsanız bu film tam size hitap ediyor.  Şayet filmi izlerseniz unutulmaz eserlerden Alleluia, Adiemus gibi eserleri etkileyici sahneler eşliğinde dinlemenin huzurunu yaşayacak ve filmden sonra fellik fellik filmin soundtrackını arayacağınıza bahse girerim. Şimdiden mırıldanarak eşlik edilen müziğin sesini duyar gibiyim.



SUİTE FRANÇAİSE: AŞK OYUNU BUNA DERLER


2. Dünya Savaşı yıllardır nice kitaba, filmde işlenmiş bitmek tükenmek bilmez bir konu olagelmiştir. Yaklaşık altı yıl süren, elli milyon insanın hayatına mal olan tarihin en kanlı savaşı, unutulmaz anları ile adeta filmlerde yaşamaya devam ediyor.  En çok da Adolf Hitler öncülüğünde savaşa katılan Nazi Almanya’sının işgalleri, katliamları, soykırımları ile konuk oluyor sinemaya. Dünya tarifi mümkünsüz bu acıların gelecek nesillere sinema ile aktarılmasına şahit oluyor yetmiş yıldan bu yana. Bazen cephedeki çatışmalar, bazen Yahudi soykırımı olarak bazen de savaşın gölgesinde yaşanan aşkları ile beyazperdeye taşınıyor. İşte İrene Nemirovsky’nin bir türlü tamamlanamayan romanından Saul Dibb’in Matt Cahrman ile birlikte senaryolaştırıp çektiği Suite Française savaşın gölgesinde yaşanılan nice aşk filmlerinin en iyilerinden biri.
Suite Française sadece bir aşk filmi değil elbette. Odağına aşkı alan ama aynı zamanda Nazi Almanya’sının işgal ve Yahudi politikası, sınıf meselesi, yurttaşlık sorunları gibi nice konu ile beslenen bir yapım. İşin can alıcı noktası ise tüm bu toplumsal meseleleri aşk gibi bireysel bir duyguya olabildiğince naifçe ve ustalıkla yedirilmesi.  Kocası askere gittiği için kayınvalidesi(Kristin Scott Thomas) ile birlikte aynı evi paylaşmak zorunda kalan Luice(Michelle Williams) hiçbir şeyden habersiz, ona çizilmiş olan hayatı sessiz bir kabulleniş ile yaşar. Ne var ki bu sakin hayat çok sürmez. Fransa’nın Naziler tarafından işgal edilmesinden sonra her eve yerleştirilen Nazi askerlerinden teğmen Bruno von Falk’ın (Matthias Schoenaert) Angellier malikanesine gelmesiyle Luice başta olmak üzere herkesin yaşadığı hayat değişmeye başlar. Gizlenmiş, örtbas edilmiş her şey su yüzüne çıkmaya, geri dönüşü olmayan değişimler yaşanmaya başlar. Filmin asıl kızı Luice tıpkı bir kelebek gibi  sarıp sarmalandığı kozasını yavaş yavaş da olsa çatırdatarak gerçek dünyaya ve onun acılarına kanat çırpar.

Film karakterleri ırk üzerinden değil insanlık üzerinden değerlendiriyor: Yönetmen Fransızları melek olarak yansıtmıyor. Her ne kadar Naziler tarafından işgale uğramış esirler olsalar da onları da tıpkı Naziler gibi olumsuz yanları ile var ediyor. Kimi zaman her gün yüz yüze baktığı komşularını gammazlayan ispiyoncuları kimi zaman da yoksulları iliğine kadar sömüren akbabaları ile tanıyoruz bazı Fransızları. Bunun yanında tıpkı Luice gibi kendisine çizilmiş hayatı yaşayan teğmen Bruno ise bir Nazi askerinden çok farklı yanlarıyla tanınıyor; eli silah tutmaktansa piyano çalmaya, savaş stratejilerinden daha çok beste yapmaya uygun biri.

Merkezine aşk hikayesini alan filmler gibi her an melodrama dönüşebilecekken bu tuzağa düşmüyor Suite Française. Ne ağlak sahnelere ne de karamsarlığa umut bağlıyor. Aynı şekilde kimseyi melankolik ya da zavallı hale düşürmüyor. Aksine yaşadığı her olumsuzluk da bile umudunu kaybetmeyen, hatta hedeflerini büyüten kararlı bireyler filmi omuzluyor.
Genelde kapalı mekanlarda geçen film az da olsa var olan dış mekan çekimlerinde ise oldukça karanlık bir atmosfer sunuyor. Luice’nin giydiği birkaç kıyafet haricinde hiçbir renk görünmüyor. Bruno’nun bestelediği etkileyici tınıların haricinde huzur duyup nefes alınabilecek hiçbir an yaşanamıyor. Yaşanılanlar yokluk, hayal kırıklığı, korku, nefret, ümitsizlik duygularından öteye gitmiyor. Sinematografisi,  atmosferi, müziği ve en önemlisi oyunculukları ile bu yılın sık sık adını duyacağımız Suite Française, şimdiden Oscar yarışının adayları arasından kendine yer kapmış gibi görünüyor.


3 Mayıs 2015 Pazar

TOZ RUHU: FANTEZİNİN KRALI METİN TOSYALI


Kısa filmler çekerek sinema dünyasına tecrübeli adımlarla giren Nesimi Yetik, tiyatro bölümünden mezun olduktan sonra ‘Zan Şer Hiç’, ‘Annem Sinema Öğreniyor’ ve ‘Döşeğimde Ölürken’ adlı kısa filmleri çeker. Annesi ile kendisinin oynadığı ‘Annem Sinema Öğreniyor’ Berlin film festivali başta olmak üzere birçok festivalde ödül alır. Kısa filmlerin ardından gerçek bir hayat hikayesini beyazperdeye aktarmak için kolları sıvayan Yetik, bunun altından da başarı ile kalkar; Toz Ruhu Adana Altın Koza Film Festivali’nden en iyi film ve en iyi erkek oyuncu ödüllerini alarak döner. Böylece ilk sinema filmi ile ödül alan sayılı yönetmen arasında yerini alır.
Sinemamızda arabesk ya da fantezi müzikleri seven, söyleyen karakterler çokça işlenmiştir. Özellikle kırdan kente şarkıcı olmak için gelen karakterleri unutmak mümkün mü? Bunlardan en unutulmazı ise Ali Nazik karakteri olmuştur. Muhsin Bey filminde izlediğimiz bu karakteri sürekli arabesk, fantezi söylerken görürüz. Ne var ki bu karakterlerin tek amaçları şarkıcı olmak, kaset çıkartmaktır. Bu amaçları doğrultusunda hayata tutunabileceklerdir. Bu da karakterleri kaybeden, filmleri de fazlasıyla melodram yapar.

Oysa Yetik’in gerçek hayatta yaşayan Metin Tosyalı’nın hikayesinden yola çıkarak çektiği filmdeki Metin karakteri daha mantıklı bir kişi görüntüsü çiziyor. Fantezi müziği çok sevmesine rağmen bunu yaşama sebebi haline getirmemiş, hayallerini gerçekleştiremese de ne hayata ne de müziğe küsmemiş biridir Metin Tosyalı. Çok sevdiği temizlikçilik işine devam ederken boş kalan zamanlarında müziğini de icra etmeye devam ediyor.  Tosyalı ufak şeylerle mutlu olmayı biliyor. Tek başına söylediği bir şarkıyı kaydederken yüzünden okunan mutluluk onu anlamamıza yetiyor.

Mesleğinde değme temizlikçi kadına taş çıkaracak denli profesyonel olan Tosyalı, aynı zamanda da işini severek yapar. Bir de buna simetri takıntısı da eklenince karakter çok daha renkli bir hal alır. Onur Ünlü kafasından esintiler taşıyan bu karaktere yönetmenin yapımlarında da çokça izlediğimiz başarılı oyuncu Tansu Biçer hayat verir. Tansu Biçer gibi bir oyuncu ile çalışınca diğer oyunculuklardan pek de beklenti içerisine girmez izleyenler. Ama hiç beklenmeyen bir yan karakter bazen o kadar iyi bir oyunculuk sergiler ki izleyenlere sürpriz yapar. İşte Tosyalı’nın yeğeni olarak izlediğimiz Aytaç Uşun öyle bir oyunculuk sergiler. Daha önce oynadığı Silsile filmindeki başarısını da katlayarak kendini fazlasıyla ispat eder Uşun.  Küçük bir rolde Settar Tanrıöver’i de  hayranlıkla izlediğimizi belirtmem gerekir sanırım.
Yetik hikayeye çok odaklanmadan tamamen karakter üzerinden ilerlemeyi tercih ediyor. Filmin her anında Metin Tosyalı’yı izliyor, onu takip ediyoruz. Bazen tek başına bazen de yan karakterlerin hikayeye dahil olmasıyla umutlandığı anlarını izliyoruz. En önemlisi ise karakterini yargılamıyor yönetmen.  Kapalı ve dar mekanlarda hareketsiz kamera ile yapılan çekimler karaktere sıkışmışlık hissini yaşatıyor. Bazı sahnelerde ise kamera unutulmuşcasına hissi yaratan anlar izleniyor. Duvarlarında şarkıcı resimlerinin ve tik takları hiç eksik olamayan saatin olduğu ev tasarım olarak tam bir Metin Tosyalı portresi niteliğinde.

Filmin sonunun nasıl biteceğini seyirciye bırakan Toz Ruhu başlangıcında toz zerrecikleri ile bizi karşılarken sonunda ise ışıklar içinde uğruluyor.  Pek alışık olunmayan bir karakteri perdeye başarılı bir şekilde yansıtan yönetmen zoru başarıyor. Dillere pelesenk olacak besteleri ile ise kolay kolay unutulmayacak bir işe imza atan Toz Ruhu asla kaçırılmamalı diyor ve sizi Metin Tosyalı’dan dinlediğimiz o harika şarkının sözleriyle baş başa bırakıyorum.
Kalbime söyle taş mı basayım
Verdiğin sözü nasıl unutayım
Ellerini böyle boş mu tutayım

Yârin olmazsa olmazı var