29 Ağustos 2015 Cumartesi

O AN: DUVARA KARŞI


HAYATLA KANLI BIÇAKLI
Fatih Akın, 2004 yapımı Duvara Karşı filmi ile epey ses getirmiş, birçok ödül almıştı. Hatta film, başrol oyuncusu Sibel Kekilli hakkında çıkan sansasyonel haberlerle de uzun süre gündemi meşgul etmişti.  Ne var ki bir film hakkında konuşulması gerekenler onun sanatsal niteliğidir. Duvara Karşı da bu sorunun cevabı kesinlikle evet. Filmi bundan 11 yıl önce izlediğimde, benim için her yerinden kan fışkıran, acının ve hayal kırıklıklarının dibe vurduğu bir seyir diye anlatırdım. Özellikle Sibel’in hayatının dönüm noktası olan İstanbul sokaklarında yaşadıkları, aklımdan asla çıkmayacak şekilde yer etmiş.
Sibel hayatına istediği anlamda yön vermek için elinden geleni yapmış ama bir türlü başaramamış bir kadın. Yön vermeye çalıştığı hayat onu inadına bir labirentin içine sıkıştırıp türlü oyunlarla onunla uğraşmıştır. Sibel, tüm yaşadığı talihsizliklerden sonra yorgun ve üzgün düşmüş bir halde son kozunu oynar.  Almanya’dan Türkiye’ye çok sevdiği Selma ablasının yanına sürüklenir oradan da hiç tanımadığı bir barmenin yanına kendini atar.
Sibel’i dikkat çekmemek için kestiği saçları, salaş kıyafeti ve elinde bira şişesiyle kendinden geçmişçesine dans ederken görürüz. Daha sonra ise yere yığıldığını… Aradan geçen zamanla birlikte bar boşalır ve Sibel’in can havliyle kendini yanına attığı adam, onu arkadan becerir. İşi bitince de bar sandalyelerinden birine oturarak ‘Sibel git’ der. Sibel, hiç itiraz etmeden kalkar, pantolonunu giyer ve gider. Bu kadar sert bir sahneden sonra biraz soluk almak ne mümkün. Sibel İstanbul’un ara sokaklarında gece yarısı dolaşırken içki içen sokak serserilerine denk gelir. Sibel’in hayat üzerine oynadığı son kozu da tükendiğinden dolayı artık kimseye eyvallahı kalmaz. Kendisine laf atan sarhoşları önce umursamamaya çalışsa da sinirlerine uzun süre hakim olamaz. Onlara okkalı bir küfür savurur. Tabii ki bunu duymayı beklemeyen ayyaşlar hemen bir toparlanıp dayılanmaya başlarlar. Ama hesaba katmadıkları bir şey vardır: Sibel artık hiçbir şeyi umursamayacak durumdadır. Gerekirse onu öldürsünler. Bu gözü karalıkla hem döver hem de dövülür. Kanlar içinde yere serilir ama tekrar kalkar; bildiği en ağır küfürleri sıralar. Yine dayak yer ama yine kalkar. Hatta acılar içerisinde kıvranması gerekirken gülerek alay eder hayatla. Bunun üzerine son darbeyi bıçakla alır. Onun bir çok kez kanla haşır neşir olduğu sahnelerini izleyen seyirci bile bu kadar kanlısına denk gelmemiştir. Sibel’in yüzünün kanlar içerisinde kaldığı üstüne karnından da bıçak darbesi ile akan kanları net bir şekilde görmemizi sağlayan araba farları yanar. Bir taksidir duran…
Duvara Karşı Cahit ile Sibel’in hikayesi aslında. Fakat bu sahnede Sibel’in yaşadıklarını mercek altına aldık. Ama emin olun ki Cahit’in hikayesi de bir o kadar yürek parçalayan cinsten.  Cahit ile Sibel’in ordan oraya savrulmalarının hikayesi olan film, şimdiden klasikleşmiş bir yapım olarak yerini almıştır.
https://www.youtube.com/watch?v=nRGsgZQBIRQ                                           


O AN: KIŞ UYKUSU


ATEŞTEKİ GÖZYAŞLARI
Ülkemiz sinemasının en önemli yönetmenlerinden Nuri Bile Ceylan’ın Altın Palmiyeli Kış Uykusu, sinema ile pek ilgilenmeyenlerin bile ilgi odağı olmayı başarmıştı. 3 saat 16 dakikalık bu filmin büyük bir kısmı edebi ve felsefi konuşmalardan ibarettir. Fakat genelde muhteşem görüntüler eşliğinde dinlediğimiz konuşmalar içerisinden sıyrılan,  eyleme bağlı sahneler de var filmde. Bunlardan en çok konuşulanı ise hiç kuşkusuz İsmail rolünde izlediğimiz Nejat İşler’in para yaktığı sahne olsa gerek. Sinema tarihinin unutulmaz sahnelerinden biri olacağını düşündüğüm o anı şöyle bir hatırlayacak olursak…
Filmdeki benim için en vasıfsız karakter olan Nihal, yaptığı hayır işlerine bir yenisini daha ekleyerek egosunu iyice tıka basa doyurmak adına İsmaillerin evine gelir. İçi para dolu kabarık bir zarf da ona eşlik eder. Tam da her şey planladığı gibi seyreder bir ana kadar. Ne zaman ki İsmail eve gelir işte o zaman Nihal’in kendini  avutmak için oynadığı oyun bozulur.
İsmail, Nihal’in getirdiği bir tomar parayı eline alarak önce şöyle bir bakar, parayı tartar sonra oğlu, kendisi ve kardeşinin yaşadığı travmaları dile getirir. Ve bu paranın yaşadıkları acıların telafisi olacağını, tam da denk geldiğini söyler. Tabii İsmail’in söyledikleri tamamen ironi. Aslında paranın yaşadıklarımızı telafi etmesi mümkün değil demek ister. İsmail bu tarz konuşmaya devam eder. Nihal’e, ‘bu parayı getirirken benim pis bir sarhoş olduğumu hesaba katmamışsın’ demeyi, ‘benim bu parayı kabul etmeyecek gururlu bir insan olduğumu hesaba katmamışsın’a tercih eder. Sonra da izleyicilerin hiç beklemediği bir şey yapar; tüm parayı ateşe atar. Nihal de bu davranışı hiç beklemiyor olacak ki; önce ufak bir çığlık atarak sonra da hırsından ağlayarak tepki verir.  Zira Nihal’in hayali gerçekleşmemiş; gururunu okşayan övgüler, minnet sözleri söylenmemiş, aksine tabiri caizse tokatlanmış, haddi bildirilmiştir. Sahnenin en can alıcı yeri ise küçük İlyas’ın ateşte yanan paralara ve babasına baktığı sahne olur tartışmasız. Ama İlyas’ın karakterini film boyunca anlayan seyirci onun babasını yargılamadığını tam tersi onayladığını düşünür. Çünkü İlyas babasından daha gözü kara bir karaktere sahiptir. Ne var ki İsmail her zaman olduğu gibi yine oğlunun gözü önünde yaşananlardan dolayı utanır, üzülür. İsmail’in oğluna dönüp baktığı gözlerinin dolduğu anlar sahnenin umutsuzluğunu bir kat daha arttırır. Zira bu sahnede gözler, kelimelerden daha çok şey anlatır.

Gerçek hayatta asla yaşanmayacak kadar gerçeküstü bu sahne Ceylan’ın da ifade ettiği gibi ancak masallarda ya da romanlarda yaşanacak bir olaydır. Zaten Ceylan, Budala adlı eserden etkilenir bu sahnede.  Karanlık bir odada sadece ateşin ve masanın üzerindeki lambanın aydınlattığı bu sahne yaşananların karamsarlığına uyum sağlar. Nihal’in hiç konuşmadığı, İsmail’in de konuşmaktan ziyade bir şeyleri anlatmak için eylemi seçmesi filmin geri kalanı ile farklılığını ortaya koyar.


7 Ağustos 2015 Cuma

O AN: FUNNY GAMES


ELİ KANLI BURJUVAZİ
Sinema dünyasında seyirciyi rahatsız eden yönetmenleri sıralayacak olursak Mihael Haneke’yi sıranın ilk başına koyarız. Özellikle burjuvazi ile çok büyük problemleri olan Haneke, her filminde oklarını hiç acımadan üstlerine yağdırır. Son filmi Amour olmak üzere The White Rıbbon, Funny Games, Benny’s Video, The Seventy Continent seyirciyi geren filmlerin başında gelir. Ama bu filmlerden biri var ki hepsinden bir adım önde olur her daim; Funny Games, hem A Clockword Orange filmine akrabalığı ile hem de filmi izleyen üst sınıfı sadece rahatsız etmekle kalmayıp, korkulu rüyalar görmelerine sebep olmasıyla farkını ortaya koyar. Her anında burjuvaziyle kedinin fare ile oynadığı gibi oynayan,  bu filmde bir sahne var ki tabiri caizse burjuvaziyi yerin dibine sokar.
Beyazlar içerisindeki psikopat Paul ve Peter üst orta sınıf ailemizin evine misafir olalı saatler olmuş, gerilim oldukça yükselmiş, saat gece yarısına yaklaşmıştır. Paul ile Peter’in artık oyun oynamaktan canları sıkılır ve harekete geçerler.  Bir ailenin en büyük hazinesi, yaşama sebebi olması gereken şeyin evlat olduğunu bilen Paul ve Peter hedefe Georgie’yi koyarlar. Tek bir kurşun ile onu yere serer Peter. Georgie’nin kanları televizyon ekranını ve duvarı kaplar. Bu olaydan sonra Paul ve Peter evdeki misafirliklerine kısa bir mola vermek için evi terk ederler.
Ann, televizyonun yanındaki köşede kanlar içerisinde cansız yatan oğluna göz ucu ile bile bakmadan, çalışır durumdaki televizyonu kapatır. Haneke’nin tüm filmlerindeki burjuvaziyi en sert eleştirdiği yer de bence burası olur. Bir anne, evladı daha yeni gözlerinin önünde öldürülmüşken, bırak gidip sarılmayı orada yokmuş gibi nasıl davranır? Zira tek dertleri kendilerini nasıl kurtaracakları olur. Giden gitmiş kalan sağlar bizimdir mantığı ile düşünürler. Georgie’ye bunu yapanlardan daha insanlıktan yoksun kişilerdir bence Ann ve George. En azından Peter ve Paul bunu yapıyorlar. Ama Ann ve George mükemmel bir maske ile kendilerini gizlerler. Ne acı! Uzunca bir süre hiçbir şey yapmadan öylece durur ve dinler Ann. Hiç ses gelmeyince Paul ve Peter’in gittiğine tamamen emin olur ve televizyon sehpasının köşesinde ellerinin bağlı olduğu bandı kesmeye çalışır. Haneke bu üst sınıf ailenin çözüm konusundaki yetersizliklerine o kadar çok değinir ki bu sehpa köşesi ile bant kesme fikri yine de en kabul edilebilir olanıdır. Şayet cep telefonunun fön makinesi ile kurutulmaya çalışılması ya da polisin numarasını bilmemeleri seyirciye saç baş yoldurtacak cinsten hareketler olur. Daha sonra eli ve ayağındaki bantlar sebebi ile zorlanarak kalkar ve mutfağa yönelir Ann.  Mutfakta bir bıçak yardımı ile bantlardan kurtulur. Bu sırada salonda yerde yatan George, nefessiz kalacak şiddette ağlamaya başlar. Ann’in hiç göstermediği insanlık halini biraz olsun gösteren George’yi de Ann gelip hemen susturur. Zira sakin olmak gerekir, aşırı tepkiler göstermek bulundukları sınıfta çok yadırganır. Bir süre birbirlerine sarılıp, ağlaştıktan sonra başlarının çaresine bakmaya başlarlar.

Haneke, Amerikalıların da bu filmi izlemesini çok ister. Altyazılı film izlemeyi sevmeyen Amerikalılar için, hiç üşenmeden tam on yıl sonra İngilizce olarak bire bir aynı filmi çeker. Tek fark oyuncular ve dil olur. 

PAPER TOWNS: AŞK GEÇİCİ, DOSTLUK BAKİ


2012 yılında ilk uzun metrajı Robot&Frank filmini çeken Jake Schreier, ikinci filmi Paper Towns’da da dram türünden uzaklaşmıyor. Bir gençlik öyküsü olan film John Green’in romanından uyarlanıyor. Yazarın, The Fault in Our Stars adlı romanı geçen sene sinemaya uyarlanmış ve oldukça da sevilmişti. Bunun üzerine yazarın bir başka romanının da sinemaya uyarlanması hiç şaşırtıcı değil tabii ki. Konu sıkıntısı çeken Hollywood’un zamanla bütün çok satanlara el atacağını zaten hepimiz tahmin ediyoruz. Sorun şu ki: Paper Towns, yazarın okuyucuları tarafından da vasat bulunan bir eser. Bu nedenle özellikle yazarın okuyucu çevresi tarafından filmin nasıl karşılanacağı soru işareti doğuruyor.

Film, Quentin adlı çocuğun karşı komşu olarak hayatının tam da ortasına düşen güzeller güzeli Margo’nun çekim kuvvetine girmesi ile başlar. Fakat Quentin, yıllar içinde Margo ile uzaklaşsa dahi bir türlü Margo’nun etkisinden kurtulamaz. Her zaman kenarda Margo’yu izler; Margo’nun en ufak bir işareti ile koşa koşa emrine gireceği çok net verilir. Ve gerçekten de Margo ilk başı sıkıştığında Quentin’nin penceresini-Margo, Quentine’nin evine hep penceresinden girer-çalar. Film de asıl buradan sonra başlar. Quentin ile Margo’nun intikam alması ve sıkı dostların yolculuklarını anlatan iki bölümden oluşur film.
Daha çok çatışmasını, karakterleri birbirinden tamamen farklı Quentin ile Margo arasındaki ilişkiden kuran filmde birbirinden renkli birçok karakter var. Aslında bu karakterleri iki gruba ayırabiliriz öncelikle. Aynı lisede okuyan bu gençlerin bir yanı zengin, popüler; diğer yanı ise dışlanmış, itelenmiş tarafı temsil eder. Filmde bu ilk taraftaki gençlerin ilişkisinin daha başlarda yara aldığını ve grubun parçalandığını görürken, dışlandıkları için birbirlerine daha da kenetlenen tarafın ise bitmeyen dostluklarına şahit oluruz. Hatta herkesin gıpta ettiği gruptaki Lacey’in oldukça mutsuz olması, diğer grupta mutluluğu bulması da yine bunu ispatlar. Quentin ve Margo’nun dışında titizlik ile çizilmiş Ben ve Radar film için önem arz ederler. Filmin yer yer seyirciyi güldürdüğü sahnelerin hepsinin mimarı Ben olur; Ben, sadece bu yükü tek başına sırtlaması açısından bile takdiri hak eder. Radar disiplinli, planlı, ilkeli bir siyahi karakter olarak boy gösterir.

  Quentin ne kadar klasik, düz bir kişilikse Margo onun tam tersidir; Walt Whitman kitaplarını okuyan, folk müzik dinleyen, plak koleksiyonu olan, macerayı seven, inzivaya çekilip kitap okuyarak kendini keşfetmeye çalışan gizemli kız olarak tarif edebiliriz onu. Bir gençlik filminde bol bol aşk, seks kullanmaktansa böyle donanımlı gençler görmek filmin benim için en büyük artılarından oldu. Ayrıca filmin izleyen kitleyi tatmin etmek için mantıksız bir sondansa gerçekçi olanı tercih etmesi, aşkın tiple bir yere kadar gidebildiğini önemli olanın kafaların uyuşması olduğu gibi fazlasıyla olumlu at metinleri var.
Yaz tatilinde olmamız dolayısıyla çokça izleyeceğimiz gençlik filmlerinden eli yüzü düzgün olanlarından biri olan Paper Towns, büyük beklentilerle izlenmemeli elbette.  Arkadaşlarla keyifli zaman geçirmek istiyorsanız, hele bir de kitabını okuduysanız şans vermelisiniz kesinlikle.




O AN: MOMMY


MUTLULUĞA KANAT AÇMAK
Bundan tam altı yıl önce, sinema dünyasına henüz on dokuz yaşında bir yönetmen girdi. Genç ama donanımlı, tecrübesiz ama yenilikçi Kanadalı Xavier Dolan, her yıla bir film sığdırarak şimdiden beş tane filme imza attı. Her filminde –Tom at The Farm filmi hariç- kendini aşan bu dahi çocuk sürekli yeni teknikler denemekte de oldukça ısrarcı olduğunu gösterdi. Zira otoritelerin, naftalin kokan görüşleri, kuralları onu bağlamıyordu. O kuralları yerle bir etmekten, arabesk ya da kitsch olmaktan çekinmedi; her daim içindeki sese kulak verdi. İşte bu başına buyruk, cesur yönetmeni kollarını açıp sarıp sarmalayanlar kadar ona tüm kapılarını sıkıca kapayanlar da oldu. Bolca seveni ve sevmeyeni olan Dolan, son filminde yine otoriteleri zıvanadan çıkaracak bir deneme yaptı. 16:9 formatta çekilmesi gereken filmi 1:1 formatında çekerek sanırım en büyük golünü attı gelenekçi yapıya.
Film üç tane birbirinden sorunlu karakterin bir araya gelmesiyle gelişen olayları mercek altına alır. Tam da karakterlerin ruh haline uygun olarak kasvetli, sıkıntılı bir dünya yaratan 1:1 ekran formatı kullanır Dolan. Filmde sadece karakterlerin mutlu olduğu iki sahnede ekran formatı 16:9 olur. Zaten bu iki sahneden biri gerçekten yaşanırken diğeri sadece bir hayalden ibarettir. Filmin en can alıcı anı, bence gerçekten karakterlerimizin mutlu oldukları sahnedir. Sinema tarihinin unutulmayacak bu sahnesi, Oasis grubunun, Wonderwall şarkısı eşliğinde başlar.
Önce Steve’in kaykay üzerindeki, Diane ve Kyle’nin bisiklet pedalındaki ayaklarını görürüz. Daha sonra ise hayatlarından kesitler izleriz. Üçünün hayatının da rayına girdiği, her şeyin yolunda gittiği anlardır bunlar. Steve’in 1:1 formattaki ekranı iki kolu ile açarak 16:9 formatına getirmesi ile devam eder sahne. Steve’in kaykay üstünde, Diane ve Kyle’nin ise bisiklet üstünde olduğu sahnede üçü de fazlasıyla mutlu gözükür. Bu nedenle o kasvetli ekran tıpkı karakterlerin ruh halleri gibi kısa bir süreliğine açılır, ferahlar. Bu mutlu ana Steve öncülük yapar.  Daha sonra ise marketten alışveriş yaptıkları arabayı sürerken Steve daha da çoşar; arkadan gelen arabalara aldırmadan, yolun ortasından alışveriş arabasının üzerinde gitmeye devam eder.  Diane ve Kyle’nin, onu uyarmasının pek bir etkisi olmaz. Çünkü bu sahnenin tek yönlendiricisi Steve’dir. Steve kuralları tanımadığını bu hareketiyle yine gösterir. Daha sonra alışveriş arabasındaki yiyecekleri arkasındaki taşıtlara atması ise o an, onu engelleyip, kısıtlayacak her şeyi ardında bıraktığını gösterir. Bu kadar cesurca bir harakete Steve kadar yakın olmayan Diane ve Kyle -yolun kenarından, güvenli bölgeden gitmeleri bunu ispatlar-da ilk tedirginlikten sonra anın tadını çıkarmaya başlarlar. Steve’nin ‘özgürüm’ diye bağırması sahnenin zirveye tırmandığı an olur. Sonrasında yemek yapma sırasında, gevezelik yaparlarken çalan kapı, her şeyi yerle bir etmeye yetecek bir haber getirir. Kapıyı açan Diane, gelen haberle birlikte sarsılır ve tam da onun yüzüne odaklanan kadraj gittikçe küçülür. Tabiri caizse dünya yavaş yavaş Diane’nın başına yıkılır. Kahramanlarımızın hayatı Diane’nin hayaline kadar o sıkıcı, kasvetli 1:1 formatına geri döner.

Cannes Film Festivali’nde jüri özel ödülü alan Mommy filmi, sinematografisi, denediği farklı teknik ve biçimiyle, oyunculuklarıyla Dolan’ın en son harikası.


JAWS: AÇIK BÜFE TATİL


1975 yılında, Steven Spielberg tarafından Peter Bradford Benchley’in aynı adlı romanından sinemaya uyarlanır Jaws. Tüm zamanların en iyi gerilimi olan bu film, bu yıl Teksas’da kırkıncı yılını özel bir gösterim ile kutladı. Zaman geçtikçe unutulmayan aksine değeri daha da iyi anlaşılan Jaws’ın devam serileri de çekilir ama aynı başarıyı yakalayamaz. Küçük bir tatil kasabasının sahiline, katil bir köpek balığının misafir olması sonucu gelişen olayların izlendiği Jaws, çocuk yaştaki izleyiciler için uzun vadeli deniz korkusunun oluşmasına da sebep olur. Her tatilin eğlenceli ya da huzurlu geçeceği ne malum… Öyle değil mi? Hayat boyu unutulmayacak maceraların yaşandığı bir tatil, bazıları için daha çekici olabilir.

Masmavi suları, tertemiz kumsalı ile her yaz binlerce turistin geldiği küçük ve sevimli bir kasaba olan Amity, Jaws filmine ev sahipliği yapar. Özellikle yaz aylarında denize giren yüzlerce insan ile mükellef bir sofrayı andıran sahil, bir köpekbalığı için bulunmaz nimet olur. Şerif Brody, kasabaya henüz yeni gelmişken büyük bir sorun ile karşılaşır. Fazlasıyla meşakkatli olan bu olayı halletmekle sorumlu kişi Brody’i, tam bir anti kahraman olarak tanımlayabiliriz. Zira kendisi kasabanın ileri gelenlerine karşı iradesiz, fobileri olan, çabucak paniğe kapılarak olayların etkisi altına giren biridir. Brody’nin bu zorlu süreci nasıl yöneteceği konusunda izleyici olarak umutsuzluğa kapılmamak elde değildir.  Diğer yandan sermaye kaygısı ile plajların kapanmasına engel olmaya çalışan belediye başkanı, hayati önemi olan haberi arka sayfalara iteleyen meslek ahlakı olmayan gazeteci, köpekbalığını avlamaya gönüllü taş fırın erkeği havalarındaki balıkçı Quint, Quint ile güç gösterisinde yarışan güya eğitimli köpekbalığı bilimcisi Hooper filmin kafa yapısını da açık eder; tam bir erkek egemen dünyanın içine düşülür filmde. Üstelik hepsi de birbirinden problemli erkeklerdir bunlar. Kadınlar ise çitleri aşarak  çıplak denize girdiği için köpekbalığına kurban giden genç kız, çocuğuna sahip çıkamayan anne, işini yapmaya çalışan erkeğin dikkatini dağıtan eş olarak var olabiliyorlar ne yazık ki. Ayrıca köpekbalığı ağzının açık halinin vajinaya benzediğini, bütün erkeklerin onu yok etmeye çalıştığını da söylersem filmin bakış açısını tam olarak anlatmış olur sanırım. Zaten film gelişme kısmından itibaren tamamen erkek dünyasında geçiyor.

Filmin ikinci yarısında Brody, Quint ve Hooper’in teknede, bir yandan köpekbalığına bir yandan da birbirlerine karşı verdikleri mücadeleyi izleriz. Her ne kadar birbirleri ile anlaşamasalar da ortak amaçlarını gerçekleştirme konusunda birlik olurlar. Ne var ki büyük, beyaz ve oldukça obur arkadaşı haklamak hiç de kolay olmaz. Zaman ilerledikçe birbirleri ile daha fazla zaman geçiren erkekler kaynaşır, hatta sırlarını paylaşmaya başlarlar. Sırlarını paylaşırken bile birbirleri ile yaralarını yarıştırmaları komikken, Brody’nin kendinde bir yara ve buna bağlı anlatacak hikayesinin olmaması onu iyiden iyiye izleyici karşısında küçültür. Köpekbalığı ile ilgili bilgi ve deneyim açısından en niteliksiz erkeğin Brody olduğu sürekli seyircinin gözüne sokulur. Brody’nin bu durumundan çok rahatsız olan Quint’in, Brody’nin karısı ile olan bağını telsiz kablosunu- aslında bunu göbek bağı olarak düşünebiliriz- keserek koparır. Bu noktadan sonra Brody de daha güçlü bir profil çizer.


Köpekbalığı vahşeti çok az görülmesine rağmen her an gerilimi ayakta tutmasıyla, ters köşe yapan finali ve kusursuz seyreden giriş, gelişme, sonuç bölümüyle takdiri kesinlikle hak ediyor Jaws. Bakış açısının sorunlu olmasına rağmen senaryonun ve senaryonun hayata geçirilmesinin kusursuz olduğu yadsınamaz bir gerçek.  Muhafazakar bir çizgideki film, elbette akademi tarafından çok beğenilip, üç dalda Oscar kazanır. 2001 yılında Amerika Birleşik Devletleri Kongre Kütüphanesi tarafından "kültürel, tarihi ve estetik olarak önemli" filmler arasına seçilerek ABD Ulusal Film Arşivi'nde muhafaza edilmeye başlar. Doğal ışık kullanımındaki başarısı, günün şartlarına göre oldukça inandırıcı köpekbalığı tasarımı olağanüstü. Bir an bile köpekbalığı karikatüre dönüşmez. Her göründüğü anda seyircinin yüreklerini ağzına getirmeye yeter. Sıkıntıdan macera arayan tatilciler, özellikle sahilde tatil yapıyorsanız, toplaşıp bu filmi izlememeniz için neden göremiyorum.

MAGİC MİKE XXL : KULÜPTE SON STRİPTİZ


2012 yılıında Steven Soderberg tarafından yönetilen erkek striptiz kulübü ekibinin maceralarını anlatan  Magic Mike filmi, 3 yıl sonra Magic Mike XXL adı ile macerasına çok daha iddialı bir şekilde devam ediyor. Soderberg’in koltuğu ilk filmin yapımcısı Gregory Jacobs’a bırakarak kendisinin yönetici yapımcılık yaptığı filmde daha çok şov, görsellik, farklı mekânlar yer alıyor. Ve en önemlisi Magic Mike(Channing Tatum) karakteri dışında Mike’in striptizci arkadaşlarına da odaklanıyor film; her biri birbirinden renkli bu karakterler, ciddi anlamda filme önemli katkı sağlıyorlar. Özellikle kadınlar için tam bir görsel şölen olan Magic Mike XXL, 115 dakika süren keyifli bir seyir vaat ediyor.
İlk filmde Mike, işini severek yapan biriyken zaman zaman acaba diye de düşünmüyor değildi. Gelişen olaylarla birlikte striptizciliği bırakarak, hobisi olan özel eşya tasarımı işine başlamış olduğunu görüyoruz bu filmde.  Ama yeni bir aşk ve iş ile başladığı hayatın hiç de beklenildiği gibi gelişmediği anlaşılıyor. Uğruna her şeyden vazgeçtiği sevgilisi, evlenme teklifini kabul etmemiş ve işinde yeterince mutlu olamamıştır. İşte böyle bir anında striptizci arkadaşlarından birinin telefonuna bıraktığı mesaj maceranın başlamasına start veriyor;Mike eski arkadaşlarını da işini de çok özlediğini onlarla görüşmesiyle fark ediyor. Böylece Mike kendini tekrar ekibin içinde buluyor. Dallas adlı patronlarının onları terk etmesi, ekibin daha yaratıcı ve özgür olması, macerayı tadından yenmez kıvama getiriyor.

XXL ‘in en önemli farkı ise geniş bir yelpazeye sahip olması. İlkinde sadece beyaz erkek ve kadınlar varken, bu kez travestiler, lezbiyenler, siyahiler gibi toplumun daha renkli kesimlerinden karakterler kendilerine yer buluyor. Hatta travesti olmadıkları halde striptiz ekibindeki birbirinden çılgın karakterlerin, en yetenekli travesti yarışmasını kazanmak için yaptıkları şov görülmeye değer cinsten. Zira bir önceki filmde çok daha erkeksi  bir hava hissediliyordu. Bir de ekibin gittiği kulüpte performans sunan travesti dansçı Tori Snatch karakteri, bana Pink Flamingos filmindeki Divine’ı hatırlattığını da eklemek isterim. Bugüne kadar kadınların striptiz yaptığı, kadın vücudunun ön plana çıkarıldığı filmlerdense bunun tersine dönmesi oldukça şaşırtıcı oluyor.
Film çatışmasını ise kaybeden kadınlar üzerinden kuruyor. Boşanmış, evliliğinde mutlu olamayan, kendine duygusal açıdan tatmin eden bir hayat kuramamış kadınlar… İşte bizim striptiz ekibimiz bu kadınlara gereken ilgiyi fazlasıyla gösterir. En azından bir süreliğine kendilerini mutlu ve değerli hisseder bu kadınlar. Gerçi bu anlık mutluluklar neye çözüm olur? Orası ayrı mesele. Hatta bu kadınların birbirlerine bile açamadıkları dertlerini, Mike ve arkadaşları ile paylaşmalarına şahit oluyoruz. Filmin en durağanlaştığı, temposunun düştüğü sahneler de buralar oluyor. Fakat özellikle hedef kitlesi olarak orta yaş, kaybeden kadınlar olduğu için yönetmenin bu sahnelerde zaman tasarrufu yapmaması anlaşılabiliyor.
Sinemasal anlamda çok büyük beklentiler içerisinde değilseniz, dansı ve müziği seviyorsanız, bol bol kaslı erkek vücudu görmek istiyorsanız ya da bu durum sizi rahatsız etmiyorsa oldukça keyifli bir seyirlik sizi bekliyor. Özellikle Tatum’un olmak üzere hepsi birer sanat eseri olan erkek vücutlarını izlemek, çıplak ve seksi kadın vücutları izlediğimiz filmlerden sonra gerçekten farklılık arz ediyor.