17 Şubat 2016 Çarşamba

The Danish Girl: Benim Bedenim Benim Hayatım


Kariyerinde çok fazla filme sahip olmayan Tom Hooper, 2010 yılında çektiği The King’s Speech ile henüz üçüncü filminde zirveyi görmüştü. Oscar’da En İyi Film Ödülü olmak üzere birçok festivalde sayısız ödül alan The King’s Speech’den sonraki filmi Les Misérables ile de başarısını devam ettiren Hooper, daha ne yapabilir ki diye düşünenlere The Danish Girl gibi yine muhteşem bir yapımla cevap verdi.

Bu kez tarihin ilk transeksüeli olan Lili Elbe’nin hayatını perdeye taşıyan Tom Hooper, gerçek hayat hikâyelerini filme aktarmak konusundaki iddiasını devam ettirdiğini ispatlama niyetinde. Hooper, daha önce İngiliz Kraliyet ailesinden VI.George’nin kekemeliği yenme sürecine odaklanan bir filmde ne kadar samimiyse yine aynı derecede içten davranır son filminde de. Zira oldukça hassas bir meseleyi bünyesinde barındıran Lili Elbe’nin hayatını anlatırken aksi bir durumun yaşanması çok büyük talihsizlik olurdu değil mi?  David Ebershoff’un 2000 tarihli Lili Elbe’yi anlatan romanından uyarlanan The Danish Girl için büyük oranda gerçeğe bağlı kalan bir film diyebiliriz.

Film, Elbe’nin transeksüel olmadan önceki hayatında başlar. Einar’ın evliliğinde de kariyerinde de oldukça mutlu ve verimli olduğu yıllardır. Einar karısının resimleri için kadın kıyafetleri giyerek poz vermeleri sırasında bedeninde daha baskın olan kadını hisseder. Ve bu hisler sonrasında Einar’ın transeksüel hayatını tüm önemli dönemeçlerini adımlayarak takip eder film. Einar’ın Lili’ye dönüşme sürecini, Lili olma kararını oldukça sağlam temellendirir. Filmin hiçbir anında bu söylediğinin ya da yaptığının temeli nedir sorusunu sorma gereği duymaz seyirci. Zira Hooper bir süre sonra söylediklerinin altını incelikle doldurur. Lili’nin traseksüel olma sürecinde o dönemki transeksüellerin durumunu ya da toplum içerisindeki konumlarını ise pek göremeyiz. Film boyunca gördüğümüz tek transeksüel Lili’dir. Belki film ile ilgili yapılabilecek nadir eleştirilerden biri bu olabilir. Çünkü film Lili’nin hikâyesini kapalı bir sınır içerisinde anlatır sanki. Zaten çok az olan dışarı çekimlerinde de başka translar görmeyiz. Lili de hiç kendisi gibi translarla bir araya gelmez, böyle bir arayış içerisine girmez. Zira bu dönüşüm sürecinde en büyük dostu, sırdaşı yine karısı Gerda Gottlieb olur. Lakin The Danish Girl, o dönemde Danimarka’ da tıbbın transeksüelliğe bakışını çok iyi verir. Translığın bir sapkınlık ya da şizofreni olarak görüldüğünü üstüne basa basa anlatır Hooper.

The Danish Girl elbette tam bir proje filmdir. Üstelik Hooper son üç filminde yaptığı gibi bunu da Oscar için yapmıştır. Akademinin sevdiği ne varsa fazlasıyla uygular. İlk olarak Hooper, oyuncu seçiminde zaten ayağını sağlam basar; başrolü geçen yıl en iyi erkek oyuncu dalında ödülü kucaklayan Eddie Redmayne’ye emanet ederek en büyük hamlesini yapmıştır. Redmayne, The Theory Everything’deki performansı ile vücut deformasyonu olan bir rolün altından gayet başarılı kalktığını göstermişti. Erkek vücudunda kadın gibi davranmanın zorluğunu da ancak Redmayne gibi ustalıklı bir oyuncu başarabilirdi. Filmin bir diğer Oscar’lık yönü ise hikâyeyi ağdalı bir dille anlatmasıdır. Bu da Akademi’yi tam kalbinden vurabilecek bir hareket elbette. Belki tarihin ilk transeksüelinin hikâyesi bağımsız bir yapım tarafından çok daha naif anlatılabilirdi bilemeyiz.

The Danish Girl, Hooper’in oldukça sıra dışı kamera kullanımıyla farklı bir seyir zevki sunar. Hooper, kamerasıyla bir çocuğun oyuncağı ile çok farklı şekillerde oynaması gibi oynar sürekli. Kimi zaman olanları gizli bir köşeden ya da ufak bir aralıktan gözlüyormuşçasına yaparken hemen arkasından geniş ekran çekimi getirerek adeta seyirciye şok etkisi yaşatır. 1900’lü yıllarda yaşanan hikâye için seçilen mekânlar tam anlamıyla muhteşemdir. İnsanın dilini uçuklatacak denli büyüleyici binalar, eşyalar filmin görüntü ve sanat yönetiminin ustalığıyla resmen bir ziyafet sunmaktadır seyirciye. İlmik ilmik dokunmuş senaryosu, zaman atlamalarını başarılı kılan kurgusu ile takdiri hak eden bir yapım  The Dansih Girl.


Yorgos Lanthimos Sineması

1973 Yunanistan doğumlu Yorgos Lanthimos, reklam, video sonrasında ise oyun yöneterek yolunu adımlamaya başlar. Son filmi The Lobster’a kadar ülkesinde yoluna devam eden Lanthimos, kuşkusuz en saf filmlerine burada imza atmıştır. Lanthimos, vatandaşı Theo Angelepoulos gibi sistemin çarkına takılmamak için çok fazla mücadele vermeyerek henüz beşinci filmini İngiltere’de çeker. Her ne kadar malzeme değişse de hala yapan eller aynı olduğu için kurabiyesi çok lezzetlidir. Ama tadında, bir şeylerin eksik olduğunu hangimiz inkâr edebiliriz. Öyle değil mi?

Söylentilere göre yeni filmi de yolda olan Lanthimos’un bu kez o dispotik dünyasını geçmişe götürmekteymiş. Bir dönem filminde Lanthimos’un o muhteşem dispotik dünyasının nasıl bir bütün oluşturacağını merak etmemek imkânsız sanırım. Yeni yapımının İngiltere kraliçelerinden Queen Anne’nin hayatına odaklanan The Favorite isminde bir film olacağını söyleyerek şöyle geriye doğru uzanalım.


1)Kynodontas-2009


Oscar’da yabancı dilde en iyi filme aday olan Kynodontas, kuşkusuz yönetmenin filmografisinin en iyisidir. Her yönetmenin bir zirve noktası vardır. Önce o zirveye tırmanır sonra da her ne kadar daha yükseğe çıkmaya çalışsan da en fazla çevresinde dolanır ya da tekrar aşağı inersin. İşte Lanthimos’un zirvesi Kynodontos’dur. Üç tane çocuğu ile yaşayan bir ailenin evine konuk olduğumuz film, tıpkı evde yaşayan üç yetişkin çocuk gibi bizi de pek dış dünya ile karşı karşıya getirmez. Evet, evdeki üç çocuk bugüne kadar asla dışarı çıkmamıştır. Filmin isminden de anlaşılacağı gibi ancak köpek dişleri düştüğünde dış dünyaya adım atacakları söylenmiştir onlara. Çok büyük bir merakla o günün gelmesini bekleyen çocuklara tüm nesnelerin isimleri de ters bir dille öğretilmiştir. Lanthimos’un yarattığı alternatif dünyalarda her şeyi ters yüz ettiğini bildiğimiz için bu olay da hiç şaşırtıcı gelmez elbette.  Lanthimos’un tartışmasız en sert filmi olan Kynodontas’ı izlerken sağlam bir sinir sistemine sahip olmanız gerektiğini eklemek isterim.


2)The Lobster-2015


Yönetmenin Yunanistan dışında çektiği ve tüm dünya tarafından tanındığı, ödüllere boğulduğu film olan The Lobster, yaşayabilmek için iyi bir eş olabilmenin ya da asla eş olmamanın zorunlu olduğu bir distopya çizer. İki bölümden oluşan filmin ilk yarısı ya 45 gün içerisinde kendine uygun bir eş bulacağın ya da istediğin hayvana dönüştürüleceğin bir otelde, ikinci yarısı ise eş olmanın yasak olduğu bir ormanda geçmektedir. Filmde öncesinde devletin sonrasında ise ona karşı mücadele veren illegal oluşumun faşizmine tanık oluruz. Film bir yandan bu kadar sert ve eleştirel olsa da bir yandan da mizah yönünden oldukça zengindir. İnsanın tüylerini diken diken eden bir sahne de seyircisini kahkahayla güldürmekten çekinmeyecek kadar da egolarından sıyrılmış olduğunu gösterir Lanthimos. Lanthimos’un sistemi karşısına alıp da ona arsız bir çocuk gibi türlü komiklikler yaptığı The Lobster onun tüm işleyişini eleştirir böylece.

 


3)Alpeis-2011


Lanthimos, Kynodontas’dan sonra da absürtlükte sınır tanımadan yoluna devam eder Alpeis ile. Bu kez de ölen kişilerin para ile yerlerine geçerek yakınlarının hiçbir şey olmamış gibi hayatlarına devam ettirmelerini sağlayan insanların yaşamına uzatır kamerasını. Bir süre sonra fazlasıyla sistematik bir şekilde ilerleyen işleyiş kendini yaptığı işe fazla kaptıran birinin ayak diremesiyle bozulmaya başlar.  Alpeis filminde bir süre sonra yardımcı olanlar mı yoksa yardıma ihtiyacı olanlar mı daha zavallı, birbirine karışır. Her şeyin ters yüz olduğu filmde popüler kültürün kişileri sıradanlaştırmasına ve birey olarak toplumdaki yerlerimizin aslında ne kadar da vasıfsız olduğuna da şahit oluruz.


4-Kinetta-2005


Aynı otelde  üç karakterin yollarının kesişmesinin hikâyesi olan Kinetta, neredeyse hiç diyalog barındırmaz. Bu farklı farklı takıntıları olan üç karakteri tek başlarına ya da bir aradayken takip ettiğimiz filmde fonda Yunan şarkıları neredeyse hiç susmaz. Bir nevi diyalogların yerini müzik alır. Lanthimos’un son üç filminde yaratacağı alternatif evreni tam olarak oluşturamadığı ama alıştırmalar yaptığı bir film diyebiliriz Kinetta için. Yönetmenin tek başına çektiği ilk film olması nedeniyle önem arz ettiği ama henüz yönetmen gözünün toy olduğu bir gerçek.


5- O kalyteros mou filos-2001


Lanthimos’un, Lakis Lazapoulos ile birlikte çektiği ilk filmi, diğer filmleriyle neredeyse hiç akrabalık taşımayan bir romantik komedidir. Ülkemizde yönetmenin bu filmi neredeyse hiç bilinmemektedir. Gerçi bir ortaklık filmi olduğu için bilinmemesi ya da Lanthimos ile özdeşleştirilmemesi haklı bir durum. Yine de ilk uzun metraj deneyimi olduğundan dolayı filmi anmak gerektiğini düşünmekteyim.


O AN: The Tribe


Sessizliğin Ortasında


Ukraynalı Miroslav Slaboshpitsky’nin ilk uzun metraj filmi The Tribe’i 14. İf İstanbul Bağımsız Filmler Festivali’nde izleme şansı bulmuştuk. Oldukça ekstrem bir film olan The Tribe, sağır ve dilsizlerin dünyasına konuk etmektedir bizi. Film boyunca ne bir konuşma ne de altyazı vardır. Tamamen işaret dilinin kullanıldığı filmde tek bir sahne hariç sadece ortam seslerini duyarız. Zaten korkunç bir sessizliğin hüküm sürdüğü filmde duyulan ortam sesleri bile başlı başına oldukça huzursuz edicidir. Bir de bu gerilim yaratan ortam seslerine, kürtaj sahnesinde duyduğumuz çığlıklar eklenince resmen insanın kanı donar. Sinemada izlediğimiz en rahatsız edici kürtaj anlarını barındıran sahneye yakından bakacak olursak…

Yaklaşık yedi dakika boyunca tek plan ilerleyen bu sahne kürtaj yapacak kadının operasyon için hazırlıkları ile başlar. Ve hazırlıkları bitirene kadar bu melun kadını, kamera hiç kesintisiz bir şekilde takip eder. Kadının hareketleri o kadar keskin ve kendinden emindir ki, bu bıçak sırtı gibi her hamlesi seyircinin kafasına inen sistematik darbeler misali rahatsız edicidir. Banyoda onu bekleyen müşterisinin –para kazanacağı işin bir parçası olması dışında kızın onun için hiçbir anlamı yoktur-  ayağına operasyon için geçirdiği iplik bir nevi bizim boğazımıza, ellerimize, ayaklarımıza geçer. Zaten kafamıza inen darbelerden serseme dönmüş izleyici her bir yanından esaret altına da alınmış olur böylece. Tüm hazırlığını bitiren kadın hazırladığı cephaneliğinin yanına oturarak kasaplığına (çağ dışı koşullardaki operasyonuna) başlar. Zaten fazlasıyla tedirgin olan kızımız derin nefes alış verişleriyle bizim de tedirginliğimizi arttırır. Üstelik tedirginliğimizin artması zaten onun gibi kapana kısılmış bizleri daha da gerer. Daha öncesinde sürekli odadan odaya kadının arkasından koşturan kamera şimdi de inadına hareketsizdir; yönetmen kamerayı banyonun girişine operasyonu yandan görüntüleyecek şekilde mıhlamıştır. Bu daracık banyoda hareketsiz kamera, yaşanılanların yükünü bir kat daha arttırır. İçeride elimiz kolumuz bağlı, hapsedilmiş bir şekilde operasyonu izleriz. Kamera kafamızı başka bir yöne çevirmemize bile müsaade etmez. Bir de tüm bunlar yetmezmiş gibi acısını kelimelere dökemeyen bir insanın haykırışları, iç çekişleri eklenir. Bu sesler konuşabilen birininkinden çok daha etkilidir. Zira o acı anında tüm söylenecek sözler feryat halinde dökülür sadece. Film boyunca insandan duyup duyacağımız tek ses olan bu çığlıklar hayatımız boyunca duyacağımız en acıklı seslerin toplamından bile daha büyük etki bırakır izleyende. Ağlama sesine paralel olarak duyduğumuz diğer bir ses ise musluktan akıntı yapan suyun sesidir. Bu bozuk musluk, boyaları dökülmüş duvarlar, köhnemiş banyo yaşanılan ülkenin bir alegorisidir aslında. Her şey çürümektedir ve böyle bir ülkede yaşama umudu kalmayan anne adayı, gelecek yeni hayata engel olur tüm acısına rağmen. Son olarak ekranda gördüğümüz ağlayan kadın, hafızalarda can çekişen ülkenin geleceğinden umudunu kesmiş olduğunun göstergesi olarak yer eder.


3 Şubat 2016 Çarşamba

Ethan Coen ve Joel Coen Sineması


Sinemanın en uzun soluklu yönetmen çiftlerinden biri Coen Kardeşler’dir. Kariyerlerine 1984 yılında Blood Simple filmiyle başlayan kardeşler iki üç yıl arayla sinemamıza birbirinden başarılı yapımlar armağan ederler. Filmlerinde Ethan’ın daha çok senaristlik, Joel’in yönetmenlik yaptığı kariyerlerinde auteurliğin en önemli temsilcilerinden biri olurlar. Kara film, kara mizah ve western türlerine önemli eserler miras bırakan Coenler, çocuk yaşta super8 kamerasıyla ile başladıkları macerada epey yol almışlardır.

1)The Big Lebowski-1998


Genelde filmlerinde ağırlığı tek bir kişiye yüklemeyip çok karakterli filmler yapan Coenler,  özellikle The Big Lebowski’de sinema tarihine iki unutulmaz karakter armağan ederler. Tam anlamıyla bir loser olan Dude (Jeff Bridges) ve Vietnam savaşının etkisinden kurtulamamış, biraz şovenist, politik doğrucu Walter Sobchak (John Goodman) kolay kolay yaratılamayacak karakterlerdir. Dude ve Walter’ın başrolü birlikte omuzladıkları filmde başlarına gelenler ya da başlarına getirdikleri birbirinden absürd maceralar seyirciye enfes bir ziyafet sunar.  Film, kendini ciddiye alan, mühim meseleler söylemeye çalışıp da iki kelimeyi bir araya getiremeyen yapımların yanında önemli olanın büyükmüş gibi yapmak olmadığını asıl meselenin samimiyet olduğunu öyle güzel anlatır ki… Filmin en başında Dude’nin uzun bir süre sadece gevezelik yapması (iç ses olarak) daha ilk andan hayatı o kadar da ciddiye almayın ve kemerlerinizi gevşetip bu filmi öyle izleyin demektedir bir nevi.


2)Barton Fınk-1991


Barton Fink yine hayran olunası iki karakteri odağına alan filmlerden biridir. Barton Fink (John Turturno) ve Charlie Meadows (John Goodman) yolları bir otel odasında kesişen birbirinden renkli iki karakterdir. Birlikte performanslarına şahit olduğumuz sahneler kuşkusuz filmin en nefis anları olur. Üretim sıkıntısı yaşayan yazar Fink ile kiralık katil Charlie’nin sohbet ettikleri (edemedikleri) sahneler oldukça ironiktir. Zira Fink, Charlie’i hiç konuşturmaz hep kendi konuşur. Fink konuştuğunda da Charlie onu pek dinlemez. Lakin bu anlaşılmaz ikili bir araya gelmekten de asla vazgeçmezler. Coenlerin sinema sektörüne pabuç gibi dillerini gösterdikleri film, eleştirilmesi gereken ne varsa söyleyip, eteğindeki taşları döker. Çoğu zaman sesler üzerinden gerilim yaratan film, asıl çatışmasını hiç açılmayacak bir kutu üzerinden muhteşem bir ustalıkla kurar. Gerçekle rüya arasında sıkışıp kaldığımız Barton Fink, iki saatlik muhteşem bir gösteri sunmaktadır izleyicilerine.


3)Fargo-1996


Gerçek bir hayat hikâyesinden beyazperdeye uyarlanan Fargo, aynı zamanda Oscar tarafından da ciddiye alınmış bir filmdir. Coenler’in en unutulmaz film noir yapımına imza attıkları Fargo, türe özgün dokunuşlarda yapar; kasvetli ortamlarda geçen film noir türü, beyazlar içerisinde aydınlık bir ortama konuk olmuştur. İşgüzar Jerry karakterinin içinde bulunduğu sıkıntıdan çıkmak için güya incelikle hazırladığı planı eline yüzüne bulaştırması üzerinden ilerler film. Barton Fink’te nasıl hiç açılmayan bir kutu aklımızda kalırsa bu filmde de hiç harcanmayacak paralar içimize dert olur. Masumiyeti simgeleyen karlar üzerinde işlenen cinayetler tertemiz şehri kan lekeleri ile kirletir. Lakin bunları öyle büyük bir asaletle, incelikle işler ve öyle muhteşem müzikler kullanır ki yönetmenlerimiz, filmin sonunda hissettiğimiz büyük bir tatmin duygusu olur.


4)A Serious Man-2009


Coenlerin yine hayatı gereğinden fazla ciddiye almamak gerektiğini anlattıkları bir başka filmleridir A Serious Man. Hayatta yaşanılan şeyleri bir sebebe bağlamanın ne kadar gereksiz olduğu öyle ironik anlatılır ki… Başı dertten kurtulmayan, hayatında hiçbir şeyin yolunda gitmediği radikal Musevi Larry üzerinden felsefi bir meseleyi tartışmaya açar film aslında. Tüm sorulan soruları sonunda yanıtsız, öylece bırakarak aslında en büyük cevabı da verir A Serious Man. Coenlerin en iyi kara mizah türündeki filmlerinden biri olan bu yapım dünyada tüm olan bitenlerin kimsenin çok da umurunda olmadığını büyük bir cesaretle söyler.


5)The Man Who Wasn’t There-2001


Coen kardeşlerin, A Serious Man filmiyle çok büyük akrabalıkları olan yapımları The Man Who Wasn’t There’dir. Bu filmdeki karakterimizi Albert Camus hayranları çok yakından tanıyacaklardır. Zira Camus’un Yabancı eserindeki Meursault karakteri filmin Ed’i ile çok büyük benzerlikler gösterir. Yine kaybeden ama bunu hiçbir şekilde mesele haline getirmeyen bir adam vardır karşımızda. Ed, hayatı ciddiye almadıkça ya da ahlaki kuralların aksi davranışlarını izledikçe seyirci olarak bizler oldukça geriliriz. Zaten Coenlerin yapmak istedikleri de tam olarak budur. Beethoven’ın muhteşem eserlerini bir piyano resitaline gitmişçesine dinlediğimiz film siyah beyaz çekimiyle de tam o yıllarda filmi hissiyatı yaratır. İncelikle hazırlanmış mekânları, kusursuz görüntü yönetimi ile yönetmenlerimizin vazgeçilmez filmlerindendir The Man Who Wasn’t There.

 Inside Llewyn Davis-2013(Bonus)


Llewyn Davis, onun hayatına bir şekilde dâhil olan kedi ve müzik bu filmin başrol oyuncularıdır. Tozlu raflarda unutulmuş bir zaman aralığını ve o zaman aralığında kendini dünyanın merkezinde gören Davis gibileri insanlığa hatırlatan bir film Inside Llewyn Davis. Folk şarkıcısı Dave Van Ronk’un hayatından perdeye uyarlanan film aynı zamanda 60’lı yıllarda doğan folk müziğine bir saygı duruşu niteliğindedir.  Davis’in uzun bir yolculuktan sonra kendini bulmasına şahit olduğumuz film, seyirciye bahşettiği müzikleriyle hazine olarak görülebilir. Kim istemez ki zaman makinesiyle geçmişe giderek masumiyetini kaybetmemiş müziğin muhteşem esintilerini dinlemeyi? İnanın bu hiç de zor değil. Coen kardeşler bu isteğinizi Inside Lıewyn Davis yapıtlarıyla gerçekleştirmekteler.




O AN: Whiplash


En Güzel Aşk Zor Olandır


Damien Chazelle adlı yönetmen 2014 yılında çektiği Whiplash filmiyle sinemaseverleri bir nevi ters köşe yaptı. Sinemada büyüme, başarı ya da öğrenci-öğretmen ilişkilerini odağına alan hikâyeleri çok seven izleyiciye bu türleri alışık olmadığımız bir şekilde perdeye konuk etti. Andrew adlı bateri öğrencisi ile Fletcher adlı eğitmenin arasındaki gerilim, şiddet ve intikam dolu ilişkiyi anlatan Whiplash ,insanlığın görüp görebileceği en kabul edilmez eğitim şeklini kutsadı. Sanatın en önemli dallarından biri olan müziğin faşizm ile öğretileceğini, ancak faşist bir düzen ile mükemmelliğin yakalanabileceğini dikte ettiren bu film özellikle hümanist kesimin oldukça tepkisini çekmişti. Her anı birbirinden sinir bozucu filmin seyirciyi artık çileden çıkartıp, sinirlerini alt üst ettiği bir sahne var ki…

Sahne Andrew’in yüzü gözü kanlar içerisinde soluk soluğa prova yapılacak salona girmesiyle başlar. Her ne kadar bıyığı olmadığı için Nazi olduğunu saklasa da, bakış açısıyla değme Hitler’e taş çıkartacak Fletcher, Andrew’i fark etmekte geç kalmaz. Andrew’in baterinin başına geçip çalmak için hazırlık yapmaya başladığını gören Fletcher, ne yapacağı konusunda önce bocalar. Fakat karasızlık ve kuşku durumunun kendisine hiç uygun bir durum olmadığını bildiğinden dolayı şuan duruma müdahale etmemeyi seçer. Andrew’in de zaten onay bekler bir hali yoktur; ölümü pahasına bile olsa o baterinin başına oturmuştur ve kalkmaya kolay kolay niyeti yoktur. O baterinin başına oturmak ne kadar onun elinden alınmaya çalışılsa da Andrew daha çok ister, daha çok arzular duruma gelmiştir. Tıpkı elde edilemeyen şeylerin büyük arzulara dönüşmesi gibi. Bir nevi baş baterist olmak, Andrew için nirvanaya ulaşmaktır. Hayatının tek amacı o olmuştur. Zira onun dışındaki her şeyi teferruat olarak gördüğü için hepsine sırtını dönmüş, tüm aklını, ruhunu, hayatını bateristliğe adamıştır. Aşkına teslim olmuş bir divanedir Andrew. Fakat bu aşkı ayırmaya çalışan kötü kalpli Fletcher asla amacından yılmaz. Andrew bırak bateri çalmayı oturabilecek bile durumda değilken hazırım komutunu verir. Ve çalmaya başlar. Biraz önce arabasının içinde bir kamyonun çarpmasına maruz kalmış Andrew’in iç bulandırıcı haline uyumlu baskın yeşil ton ondan daha çok bizim tansiyonumuzu düşürür, midemizi bulandırır. Bir de bu yeşilin baskın olduğu ortamın tam ortasına düşen kan lekeleri hayat verilen caz müziğin estetiği ve barışçıl yanı ile güç ve iktidar kavgasının sahnedeki zıtlığını öyle güzel yansıtır ki.. .Ne var ki Andrew tüm gücünü harcamaya çalışsa da bu yükü kaldıramaz. Hayatının en güçlü, bildiği tek silahı bagetini yere düşürür. Onu almak için harcadığı efor artık filmi izleyen en taş kalpli insanı bile sinirden ya da üzüntüden kıvranmaya başlatır. Kameranın tam da düşen bagetin hizasında konumlanışı seyirciyi daha da zorlar. Zira bu durumda Andrew’in o bageti alması biz seyircilerin de bir nebze olsun düşen moralimizin düzelmesi, kıstırıldığımız yerden biraz nefes almamız demektir. Ne var ki bagetin yerden alınması da pek işleri düzeltmez; Andrew’in savaşacak gücü kalmamıştır. Bunun üzerine Fletcher, orkestrayı durdurarak her zaman ki gibi Andrew’e hakaret ederek onu kovar. Savaşta artık hiç kurtuluş umudu olmadığını anlayan askerin son kurşunu kendine sıkması gibi tüm çabasını harcayan Andrew, son kalan enerjisini de Fletcher’in ağzını yüzünü dağıtmak için tüketir. Tüm hışmıyla Flecther’in üzerine kapaklanır küfürler ederek. Lakin onu ağız tadıyla dövmesine bile izin vermez yerinde gözü olan leş kargaları. Sahne baterinin zilinin üzerine damlamış kanların görüntüsü ile son bulur. Bu kan damlaları bir nevi sanatın yara alması değil de nedir?



Masumiyet: Sonrası Hep Yenilgi Hep Umutsuzluk


Hep denedin,
Hep yenildin,
Olsun gene dene, gene yenil,
Daha iyi yenil…

Beckett’in yukarıdaki sözleriyle son bulan Masumiyet, Zeki Demirkubuz’un kariyerinin zirve noktası olur. Yeşilçam’ın bittiği, ülke sinemasının can çekiştiği, çoğunlukla da varoluş sorunlarıyla boğuşan içe dönük bir sinemaya gömüldüğü bir sırada Masumiyet bomba gibi düşer perdeye.  O yıl gösterime giren Ağır Roman, Hamam ve Kasaba gibi birkaç film ile yerli sinemaya can suyu olur Masumiyet. Hatta can suyu olmakla kalmaz dirilişin muştulayıcısı gibi görülür bir nevi. Üzerine ölü toprağı serilen, unutulmaya, yüz çevrilmeye mahkûm edilmiş sektörü kollarından tutup kaldırır. Bunu yaparken de geçmişine yüz çevirip saygısızlık yapmaz; filminin içine oldukça ustalıklı yerleştirdiği Yeşilçam sahneleriyle geçmişe, ustalara selam gönderir.

Zeki Demirkubuz zaten istese de o dönem çekilen halktan uzak, üsten bakan filmleri çekemez. Zira kendisi hiçbir sinema eğitimi almamış, bu işe tamamen tesadüf eseri başlamıştır. Değerli yönetmenlere( Zeki Ökten) asistanlık yaparak bu işi pratikte öğrenir. Sahalarda her türlü işi yaparak piştiği sektör onu başarılı bir alaylı konumuna getirir. Demirkubuz, yaşadığı hayat tecrübesi ve hapishanede gönül vermeye başladığı edebiyat dünyasını incelikli bir şekilde birbirine yedirerek başarılı senaryolara imza atar. Masumiyet de bunlardan en iyisidir kuşkusuz. En önemlisi ise Demirkubuz, Masumiyet de dâhil olmak üzere çektiği filmlerin hem yönetmeni hem senaristi hem de yapımcısı olarak auteur yönetmenliğinin de isim karşılığı olur. İlerleyen yıllarda çektiği filmlerde( Bekleme Odası ve Bulantı) başrol oyuncusu olarak da görürüz kendisini.

Film dört kaybeden insanın beraberliğine odaklanır. Sevdiği uğruna bedeni de dâhil olmak üzere her şeyini veren Uğur, Uğur’a pervanenin ateşe tutulması misali kapılan Bekir, hayatının en anlamsız suçunu işleyerek sonsuz bir anlamsızlığa sürüklenmiş Yusuf ve tüm pisliklerden habersizken daha dünyaya gözlerini bile açmamışken hayatın tokadını yiyerek sonsuz bir sessizliğe mahkûm Çilem… Bu dört karakter üzerinden aşkın, sevginin, kaderin, bağlılığın, vefanın ve daha nicesinin nasıl olması gerektiğini en net şekilde tam da hayatın içinden verir Masumiyet. Zira bu kavramlar, insanın içinde yaşayacağı sorgulamalarla, uzun plan sekanslarla izlediğimiz buhranlarla anlatılmaz. Yeri gelir küfürlerle, bağırışlarla, tokatlarla, kurşunlarla anlatılır. Hissedersin, duyarsın, görür, utanır, sinirlenirsin… Karakterler ne kadar hayatın içinde yaşarsa seyirci olarak bizler de o kadar gerçekliği duyumsarız.

Filmdeki dört karakterden küçük kız Çilem hariç diğer üçü ilk bakışta genel ahlak kurallarının dışında gözükürler. Ama filmde bu karakterler o kadar incelikli bir şekilde işlenmişlerdir ki asla hiçbirini bulunduğu konum, yaptıkları ya da yaşayacakları konusunda yargılayamazsın. Çünkü hepsinin de neden bu hayatı yaşadığının bir alt metni vardır. Karakter derinliği çok güçlü yaratılmıştır. Âşık olduğu adam uğruna fahişelik bile yapan Uğur’u ve ailesini çocuğunu yüz üstü bırakıp itibarını beş paralık yapma pahasına Uğur’un peşinden onun pezevenkliğini yaparak sürünen Bekir’i anlamamız için tek bir sahne yeter. Filmin en unutulmaz sahnesi olan kırdaki Bekir’in uzun tiradını dinlediğimiz anlardır. Bekir’in ağzından dökülen her sözcük eksikleri bulunan bir senaryonun aralarına yerleşerek kusursuz bir metin yaratır. Tek bir sahne bırak o karakterleri yargılamayı onlarla özdeşlik kurmamıza sebep olur. Bir nevi, filmin özellikle o unutulmaz tiradından sonra seyirci olarak yorgun, tükenmiş hissederiz kendimizi. Neden mi? Çünkü Bekir ve Uğur’un daha ilk tanıştıkları andan itibaren yaşadıkları çileler ve elbette Çilem’in kaderi omuzlarımıza binmiştir. Öyle bir yüktür ki bu taşıyamayız kolay kolay... Bu arada Yusuf’un hikâyesinin ağırlığı da Bekir’in hikâyesinden aşağı değildir. Sonrası? Sonrası bitmek bilmeyen bir umutsuzluk hali…

Susmak zorunda kalan kadınları ve televizyon izleyerek gerçek dünyanın hakikatinden kopmak isteyen çocuklarıyla, televizyondaki Yeşilçam filmlerinin sesleriyle, eskimiş, köhne otel odaları, ağız dolusu edilen küfürleri ve hakaretleriyle, karşılık beklemeden nedensizce yapılan iyilikleri ve aşklarıyla bir başyapıttır Masumiyet. Haluk Bilginer, Derya Alabora ve Güven Kıraç gibi ülke sinemasının hala vazgeçilmez üç oyuncusunu ustalıkla buluşturan değerli bir nüvedir Masumiyet.
Demirkubuz, Masumiyet filminden tam dokuz yıl sonra hikâyenin başlangıcına odaklanan Kader filmini çeker. Yine çok beğenilen ve ödüllere boğulan Kader her ne olursa olsun Masumiyet’in gölgesinden çıkamaz. Masumiyet o kadar sağlam bir film olmuş ve o kadar başarılı bir senaryoya sahiptir ki kendisinden dallanıp budaklanan bir filmi bile zirveye taşıyabilmiştir. Ama nihayetinde ortada dimdik kökleriyle sağlam bir şekilde dikilen koca çınar Masumiyet vardır. Yıllar yıllar geçse de yıkılmayacak, kendisine vurulan baltaları geriye savuracak kadar sağlam atmıştır köklerini toprağa. Masumiyet başarısı, samimiyeti ve bilginliğiyle kendisinden sonra gelecek yapıtlara esin kaynağı, ilham perisi olmuştur.


Spotlight: Tanrı Bizi Kiliseden Korusun


Hollywood denilince akla ilk gelen şeylerden biri nedir? Kuşkusuz bağımsız filmler hariç neredeyse hepsinde kilise, haç sembolü, İsa figürü, peder ya da rahip vardır. Aile kurmak, çocuk yapmak, Hıristiyanlık’ı sıkı sıkıya benimsemek, vatansever olmak… Bunlar bir Hollywood filminin seyircisine dikte ettirdikleridir. Bunları dikte ettirmek için her filminde seyirci olarak gitmemiz gereken bir kilise, dinlememiz gereken kusursuz derecede iyi bir din adamı muhakkak olur. Eğer ki biraz dikkatli bir seyirciyseniz yine mi demekten başka yapacak bir şeyiniz yoktur. Seyirciyi bu kavram, mekân ve kişilerle o kadar hipnotize ederler ki aslında filmleriyle bir nevi misyonerliğe devam ederler. Peki, bugüne kadar bağımsız filmler hariç hiçbir Hollywood filminde silah olarak kullanılan Hıristiyanlığın, silahın hedefi haline geldiğini gördük mü? Sanırım bu sorunun yanıtı, koca bir hayırdı, ta ki Spotlight filmine kadar.

Spotlight, Boston’da yaşanmış gerçek bir olaydan yola çıkılarak çekilen kurmaca bir film. Boston’daki sübyancı papaz John Geoghan hakkındaki bir haberden yola çıkan The Boston Globe gazetesi bünyesinde çalışan Spotlight adlı ekibin tüm Amerika’yı  –hatta tüm dünyayı- kapsayan bir olayla karşı karşıya kalmalarını anlatır film. Çok daha öncesinde duyulan papaz John Geoghan haberi gazetenin başına Yahudi bir editörün gelmesiyle ancak araştırılma konusu olur. Küçük bir taciz olayından yola çıkan ekip sonunda kendilerinin bile tahmin edemeyeceği derecede korkunç çaplı bir taciz vakası ile karşılaşırlar. Pis menfaat ilişkileri, çıkarcı durumlar, adi anlaşmalar araştırma yapıldıkça gün yüzüne çıkar. Film ilerledikçe açığa çıkan gerçekler Spotlight ekibindekileri ve dolaylı olarak biz seyircilerin midesini bulandırır. Her şey ekibin pisliği tamamıyla açığa çıkarmasına, suçluların cezalandırılmasına odaklanır.

Spotlight zaten ele aldığı konu ile o kadar çarpıcı o kadar gerçektir ki… Bu yönüyle bile izleyiciyi bir şoka uğratır. İlerleyen dakikalarda Hıristiyanlık ve onun konumlanışı ile ilgili yaptığı tespitler çok yerindedir. Filmin kendini konumlandırdığı yer çok samimidir. Asla tüm film süresince oynaklık yapmaz, sağ gösterip sol vurmaya çalışmaz. Hiçbir şekilde kimseyi kırmayayım kaygısı, korkusu taşımaz. Her yaşanılan gerçeği olduğu gibi tutarlı bir dille ortaya döker. Spotlight ayaklarını yere sağlam basan bir metne sahiptir. Gerçekte olan biten ne ise onu tüm açık yüreklilikle perdeye taşır. Ne var ki filmin tek ve en büyük artısı budur. 

Tom McCarthy gibi birkaç kalburüstü filmin yönetmenliğini yapmış, henüz çok büyük lafların altından kalkamayacak bir yönetmenin eline bırakılmasıyla en büyük hatayı yapmış sanırım film. Çünkü film tıpkı ebeveynsiz kalmış bir çocuğun hayata tutunması gibi yönetim konusunda çaresiz ve başıboş. Hatta öyle ki sevilen, başarılı olduğuna tüm kalbimiz ile inandığımız birçoğumuzun vazgeçilmezi oyuncular bile yönetim boşluğunda savrulmaktalar. Geçen yıl Foxcatcher’da izlediğimiz Mark Ruffalo’nun o mükemmel oyunculuğu bile sekteye uğruyor. Yine de hakkını yemeyelim; Ruffalo da McAdams da ellerinden geleni yapmaya çalışıyorlar.


Spotlight kusursuz bir dille kaleme alınmış okuması da dinlemesi de insanı tatmin eden bir makale gibi. Söylenenler çok güzel ama film olarak izleyince bize ne kadarı ulaşıyor? Emin olun belki makale olarak okunsa çoğu yerde daha çok heyecan yaratabilirdi. Sinemaseverlere şu soru hep sorulur: ‘’Bir filmde teknik mi yoksa senaryo mu daha önemlidir?’’ Yanıt sanırım çoğumuz tarafından da ikisi birbirinden ayrılmaz bir bütündür olur değil mi? İşte Spotlight maalesef bunu başaramıyor. Çok önemli bir konuyu filme aktarırken sanki alelade bir şey anlatıyormuş gibi davranıyor. Büyük olmayıp öyle davranan değil büyük olan ama öyle davranamayan bir film Spotlight. Belgesel mi kurmaca mı olduğuna tam olarak karar verememiş olması da tüm bu olumsuz haline katkı sağlıyor kuşkusuz.


Oscar’a birçok dalda Spotlight’ın aday olması şaşırtıcı bir durum oldu elbette. Ki bu yıl çekilen ama Akademi tarafından görülmeyen ya da sadece sus payı olarak tek adaylık verilen çok daha iyi filmlere de haksızlık yapılmış oldu. İşin tek sevindirici yanı, bugüne kadar Hıristiyanlık kurumunu yücelten filmlerden sonra tam tersi durumdaki bir filmin Oscar’da olması. Ha, bir de  Spotlight’ı izlerken bu hikâye bizim ülkemizde yaşanabilir miydi diye sormadan edemiyor insan. Sanırım bizim ülkemizde bu hikâye Silivri’de noktalanırdı. Sizce de öyle değil mi?