15 Ağustos 2018 Çarşamba

Gifted: Tutan Tarife Oynamanın Dayanılmaz Fırsatçılığı


Tam Bir Hayal Kırıklığı

2000’li yıllarda kısa filmlerle yönetmenlik kariyerine adım atan Marc Webb, 2009 yılında yönettiği (500) Days of Summer ile muhteşem bir romantik komediye imza atmıştı. Özellikle alışılagelmiş romantik komedilerden farklı bir rota izleyerek, unutulmazlar arasında yerini almıştı bu film.Böylesine bir yapımdan sonra ise takipçilerini şaşırtan bir hamle ile The Amazing Spider-Man ve The Amazing Spider Man – 2 için kamera arkasına geçen Webb, klasik Hollywood aksiyonu gibi güvenli sularda yüzmenin cazibesine kapılmıştı. Açıkçası klasik sinema seyircisinin her halükarda afiyet ile yiyeceği, süper kahraman türünde yönetmenlik yaparak kendini pek de geliştirebilme şansı bulamayan yönetmenimizden bir aile draması geldiğini duyunca tedirgin olmamak elde değildi. Ve bu tedirginliğin boşuna olmadığı, Gifred’ı izleyince ne yazık ki ortaya çıktı. Webb, kısır kaldığı yönetmenlik tecrübesinde, seyirciye umduğundan da daha azını sunan bir yapım ile hayal kırıklığı yaratmakta.

Özellikle 2000’li yıllardan itibaren deha insanların biyografilerini perdeye aktaran filmler çok sevilmiş, bu nedenle de tutan bir formül olarak raflarda yerini almıştır. 2001 yapımı A Beautiful Mind, 2006 yapımı Copying Beethoven, 2014 yapımı The Theory of Everything ve The Imitation Game, 2015 yapımı The Man Who Knew Infinity, 2016 yapımı Hidden Figures bu biyografilerden sadece bir kaçı. Yalnız bu yapımların oldukça ustalıklı işler olduğunu ve Oscar’da da gerek ödüllerde gerek adaylıklarda isimlerinin geçtiğini belirtmek gerek. Seyircinin en azından film süresince özdeşlik kurarak, geçici bir tatmin yaşadığı bu hayat hikâyeleri tutunca ardı arkası gelmeyen dâhi hayatlar, perdede arz-ı endam etmek için sıraya dizilmiş durumdayken Webb de bu durumu fırsata çevirmek isteyenlerden oluyor. Kurmaca bir hikâye olması ve küçük bir çocuğun hayatına odaklanmasıyla en çok 1991’de Jodie Foster yönetmenliğinde hayat bulan Little Man Tate ile benzerlik taşıyan Gifted, bu kez dâhi olan torunu için mücadele veren dede yerine yeğeni için mücadele veren amcayı çıkarmakta karşımıza. Yalnız Gifted,  Foster’ın başrolü de üstlendiği ilk yönetmenlik denemesi olan Little Man Tate’in bile başarısını yakalayamıyor.

Mary’in Sayılarla Tatmin Etmeyen İlişkisi

Dâhi olan kız kardeşi tarafından kendisine emanet edilen yeğenine ebeveynlik yapan Frank Adler (Chris Evans), Mary’nin de dâhi olduğunu bilmesine rağmen kız kardeşi ile aynı kaderi paylaşmaması için onu normal çocukların okuduğu, sıradan bir okula gönderiyor. Amacı, yeğeninin, hayatı boyunca sayılara boğulan ve bu nedenle de asosyal bir hayat yaşayan kız kardeşi ile aynı şeyleri yaşamamasıdır. Fakat Frank’in planları yolunda gitmeyecek, anneanne Evelyn’nin de sahneye çıkmasıyla, film çekişmeli bir vekâlet sürecine evrilecektir.  Bu süreçte ne yazık ki Evelyn ile Frank arasındaki soğukluğun tam olarak sebebini anlayamadığımız gibi hukuksal sürecin de tam olarak içerisine giremiyoruz. Üstelik ani bir kararla, pat diye bağlanan süreç, inandırıcılığını iyice kaybediyor. Peki, tüm bu hengâmenin içerisinde Mary’nin sayılarla olan ilişkisine ne kadar şahit oluyoruz. Ne yazık ki çok az.

Film, anneanne, anne ve çocuk olmak üzere üç nesil üzerinden devam eden dâhilik hikâyesine, her birinin çözümüne vaad edilmiş milyon dolarlık ödülle bilinen milenyum problemlerini ortak ediyor. Bir tanesi Rus matematikçi Gregory Parelman tarafından çözülen bu problemlerden bir diğerinin de Mary’nin annesi tarafından çözülmeye çalışıldığını öğreniyoruz. Ve tabii ki Mary de matematiğe olan sonsuz tutkusunu, problemlerden birini çözerek nihayete erdirmek istiyor. Peki, biz filmde bu problemlerle ne kadar haşır neşir oluyoruz? Ya da sürekli bilgisayarın, kitapların başından kalkmayan Mary’nin sayılarla olan diyaloglarına bir sahne hariç neredeyse hiç şahit oluyor muyuz? Ne yazık ki hayır. Her söylediği ve yaptığıyla kabına sığmayan bir zekâya sahip olduğunu aşikâr eden Mary’nin agresif tavırlar göstermesine sayılarla olan münasebetinden daha çok şahit olmak ya da amcasının sevimsizce iliştirilmiş aşk macerası elbette can sıkıcı. Hikâyeyi sürekli şişiren bu eklentiler yetmezmiş gibi filmin çatışmasını hiçbir şekilde beslemeyen siyahî komşu(Oktavia Spencer), biyolojik baba, Mary’i evlatlık alan aile ise safra görevinden öteye gidemiyor.

Aileyi Kutsarken Vermek İstediği Mesajın Altında Ezilmek

Mary’e hayat veren Mckenna Grace’nin başarılı oyunculuğu önünde şapka çıkarmak gerektiğini düşünmem kadar süper kahramanlar evreninde dolaşırken yolunu şaşırmış Chris Evans’ın oyunculuğundan da bir o kadar rahatsız olduğumu söylemem gerek. Zira yıllardır rol aldığı bol aksiyonlu filmlerde işine çok yarayan kaslı vücudu ve botokslular gibi yüz mimiklerini kullanamayan oyunculuğuyla Evans, Frank olarak hiç inandırıcı olamıyor. Üstelik bu uyumsuz oyunculuğa bir de artık klişeleşmiş looser karakter de eklenince başarısızlık kaçınılmaz oluyor. Karşımızda tüm heybetiyle arz-ı endam eden vücuduyla her an bizi başka bir evrene taşıyacağını düşündüren Evans ile hayat bulan Frank’in yakın zamanda izleyip de büyülendiğimiz Manchester by The Sea’daki amcadan birazcık da olsa nasiplenme gibi bir durumu olsaydı ne iyi olurdu. Oysa bu durumda Frank’in içinde bulunduğu ruh hali, looser kişiliği ve Mary ile arasındaki bağın kuvvetinin altı doldurulamadığı için hep bir havada kalma durumu yaşanıyor.

Gifted, büyük bir iştahla izlenmek istenen fakat hikâyesini anlatmaya devam ettikçe vaad ettiği hızdan irtifa kaybeden bir yapım. Filmden geriye küçük oyuncunun başarılı performansı, dâhilik ile ilgili bildiğimiz şeylerin tekrarı ve bilmeyenler için milenyum problemleri hakkında ufak bilgi kırıntıları kalıyor. Alttan alta evlenmeyi ve çocuk yapmayı yani aileyi kutsadığını da es geçmeyeceğim film, alt metinde bunu kutsadıktan sonra vermek istediği mesajında altında eziliyor böylece.

O AN: The Cook, the Thief, His Wife & Her Lover



Tablovari Kareler...

İngiliz sinemasının en ayrıksı, en ezber bozan ve açıklamalarıyla, yaptıklarıyla en çok sansasyon yaratan ismi denilince kuşkusuz ilk akla gelen Peter Greenaway olur. Zira sanatın neredeyse her dalıyla az ya da çok bağı olan (opera, resim, enstalasyon, video art …) Greenaway, fazlasıyla entelektüel ve elbette tüm bu karpuzları kucağında taşımasını sağlayan yetenek ve zekâsıyla, özellikle sinemanın çizilmiş sınırlarının dışına çıkar ve çizgi içinde kalanlara da arsız bir çocuk gibi nanik yapar. Her fırsatta sinemanın öldüğünü veya sinemanın daha yeni gerçek anlamda keşfedildiğini söyleyen bu kabına sığmaz, susturulamaz ve dinginleştirilemez isim olan, Greenaway’in ülkemizde ve dünyada en çok tanınmasını sağlayan, başyapıtı The Cook, the Thief, His Wife & Her Lover’dır. Birbirinden nefis anları, muhteşem ama bir o kadar da oyunbozan renk paleti, seyirciyi adeta içinde yok eden kadrajları, cesur hamleleri, her bir anında bir resim sergisi geziyormuşsun hissiyatını yaşatan tablovari kareleri ve daha neler neler… The Cook, the Thief, His Wife & Her Lover, üzerine sayfalarca fikir sunulabilecek, aynı şekilde bu fikirlerin hepsinin çürütülebileceği, zorlu, sert, büyülü, bambaşka bir dünyanın ta kendisi. İşte böylesine bir dünyadan sadece küçük ama etkisi büyük bir kupleyi sizinle paylaşmak isterim.

Gizli-Saklı Yapılacaklara Kendini Adamış Bir Mabet

Birbirlerine Richard’ın restoranında âşık olan Richard’ın sevgilisi Georgina (Helen Mirren) ile Michael (Alan Howard), tuvaletin Richard (Richard Bohringer ) tarafından sürekli kontrol edilmesi sebebiyle artık kısmen daha güvenli olan mutfakta aşklarını yaşıyorlardır. Yine kısacık ama hissettirdikleri duygu anlamında yıllara bedel bir sevişme için gizlice mutfağa giren çiftimizi görmemiz ile başlar sahne. Greenaway’in renk paletinde yeşilin ağırlıkta olduğu mutfak, sürreal bir dünyanın mekânındır aslında. Lüks bir restoranın asla olmayacağı kadar absürd, çılgın ve en önemlisi ise pis bir mutfaktır karşımızdaki. Greenaway’in özellikle tercih ettiği bu ortam, aynı zamanda başı sonu sanki hiç yokmuşçasına büyük, gizli bölmeleri ile sürprizlere, gizli-saklı yapılacaklara kendini adamış bir mabet gibidir. Ve bu mabet, birazdan tutkulu bir aşka ev sahipliği yapacak, âşıklarını, tehlikelerden korumak için sarıp sarmalayacaktır.

İhanet de Yemek de Aynı Anda Pişer

Georgina, Albert’in onları götüreceği yere geçmeden önce çırpılmakta olan kremanın parmağıyla tadına bakar ve tuz eklemesi yaptırır. Aslında bir nevi birazda yapılacak olan aşkın delili olan meniye benzeyen kremaya son halini veren Georgina, şimdi de gözleriyle Albert’a yemeğin son halini vermesi için tencereye koymasını yani sevişebilecekleri bir yeri göstermesini ister. Albert’ın onları bir perde arkasına götürmesiyle sabırsızlana âşıklar birbirlerine benliklerini de vücutlarını da teklifsizce sunarlar. Bu ateşli sevişmeyi, mutfakta yapılan yemeğin gidişatı ile paralel kurguda izleriz. Zira başta da dediğim gibi Richard’a sunulacak olan yemeğin ya da ihanetin hazırlanışını izleriz. Bir yanda yemek bir yanda ihanet pişer. Hem de en ateşlisinden. Mutfakta bıçakların bilenmesi ön sevişme, göbek, dolmalık biberlerin bıçak ile kesilmeleri vajina ile pensin tutkuyla buluşmasını temsil ederken, salatalığın dilimlenmesiyle ihanetin de yemeğin de son hamlesi tamamlanmış olur. Peki Richard? Elbette o da sahneye, başarısız bir baskın girişimi amacıyla arz-ı endam edecektir.




O AN: Only Lovers Left Alive


Bir Modern Zamanlar Vampir Güzellemesi

Amerikan bağımsız sinemasının en önde gelen isimlerinden biri olan Jim Jarmusch’un filmografisinin sondan bir önce filmi olan Only Lovers Left Alive bir modern zamanlar vampir güzellemesi. Jarmusch’un ilk filminden itibaren Hollywood filmlerinin tam da aksi yönde bir sinema anlayışını benimsediğini her ne kadar bilsek de Only Lovers Left Alive’deki vampir janrına getirdiği yenilikleri karşısında şaşırmamak elde değil. Zira Jarmusch bu konuda Tomas Alfredson’ın 2008 yapımı Låt den rätte komma in, Neil Jordan 2012 yapımı Byzantium ve Park Chan-wook’un 2009 yapımı Bakjwi ile birlikte anılacak yeni dönem vampir filmlerinin öncülerinin arasına katılan bir film yapar. Daha sonraki yıl da bu minvalde filmlerle karşılaşmamız da tesadüfî olmasa gerek.

Jarmusch, bizi vampir dünyasında bambaşka bir deneyime ve muhteşem bir aşk hikâyesine tanık ediyor. İnsanlara tuzaklar kurarak, öldürerek hayatını devam ettiren, şatolarında insanlardan uzak yaşayan vampir anlayışının tersine, insan öldürmeyi barbarlık olarak gören, fazlasıyla entelektüel, dünyanın gidişatını etkilemiş, tüm acıları, kıyımları görmüş ve bu eşsiz yaşantı karşısında tarifi mümkünsüz bir olgunluğa erişmiş karakterlerdir vampirlerimiz bu kez. Özellikle film boyunca tanıdığımız dört vampir içerisinde diğerlerinden kısmen daha yaşanmışlığı az olan Eva’nın kardeşi Ava hariç Adam (Tom Hiddleston), Eve (Tilda Swinton) ve tanıyıp, tanıyabileceğimiz en yaşlı, filozof karakter olan Christopher Marlowe’un (gerçekten yaşamış bir şair, oyun yazarından adını alır) yaşantılarına, kişiliklerine özenmemek, tutulmamak mümkün değil. Birbirleriyle de çok anlamlı bir ilişkileri olan –Adam ile Eve sevgili, Marlowe (John Hurt) de arkadaş- bu üçlünün, bizi bizden alan, adeta hipnotize eden bir sahneleri var ki…

Kan ile Buluşan Bedenlerin Kendinden Geçişi

Kendilerini hayata bağlayacak tek yaşam kaynağı olan kanı, bin bir zahmetle, insan öldürmeden ya da ölümüne sebep olmadan bulmuşlardır yine karakterlerimiz. Ve elbette vampir evriminde oldukça ilerlemiş bir noktada olan karakterlerimiz, yaşam enerjilerini içmeyi adeta bir ritüel havasında gerçekleştireceklerdir. Minik, şık kadehlerine koydukları kanı, büyük bir nezaketle içerler. Jarmush, bu kısacık ama vampirlerimiz için eşsiz anı yakalayabilmemiz için tek tek her karakterimizi ayrı ayrı perde ile buluşturur. 

Karakterlerimizin kanı yudumlamaları bile bambaşkayken, kan ile buluşan vücutların kendinden geçişi karşısında, söylenebilecek laf yoktur. Zevkin doruklarına çıkan Eva, Adam ve Marlove’nin bu yaşadığı deneyimi ilk kez uyuşturucu kullanan bir insanın haline ya da muhteşem bir seks deneyimi yaşayan birinin orgazm olmasına benzetebiliriz ancak. Zira böylesi bir hazzın başka türlü yaşanma ihtimali pek yok gibi. Jozef van Wissem & SQÜRL ‘un lavtadan ve gitardan çıkan muhteşem tınılarıyla hayat bulan Sola Gratia parçasının eşliğinde tanık olunan bu eşsiz deneyime, şahit olmak bile çok anlamlı.




Hiroshima mon amour


Unutmak ve Hatırlamak Üzerine Bir Şiir

Fransız yönetmen Alain Resnais, henüz on üç yaşında çektiği kısa filmi ile sinemaya olan sevdasını başlatmış bir isim. Fransız Yeni Dalgası’nın içerisinde, Jean-Luc Godard ve François Truffaut gibi yönetmenlerin belgeselci yanı ağır basan, fazlasıyla gerçekçi sinemalarındansa edebiyat ile sıkı bir ilişki yaşayan ve gerçeklik algısını altüst eden bir sinema anlayışını benimsemiştir. Agnes Varda, Chris Marker gibi isimlerle‘Sol Kıyı’ (Rive gauche - Left Bank) akımının önde gelen isimleri arasında sayılacak Resnais’in kendisiyle birlikte anılan başyapıtı ise Hiroshima mon amour’dur.

Alain Resnais’in tüm filmografisine yayılacak olan unutmak ve hatırlamak eylemleri üzerine yarattığı eserlerin tartışmasız en baştan çıkarıcı olanı Hiroshima mon amour olur. Resnais’e Nazi Soykırımı ile ilgili belgeseli olan Nuit et brouillard’deki çarpıcı üslubundan dolayı Hiroşima ile ilgili belgesel yapma teklifi gelir aslında. Fakat Resnais, Hiroşima’daki felaket üzerine yapılmış olan belgesellerin üzerine katacağı, söyleyeceği daha başka söz olmadığını fark ederek, kurmaca bir film çekeceğini söyler ve senarist olarak da yanına Yeni Roman akımının en önemli isimlerinden Marguerite Duras’ı alır. Yeni Roman akımından oldukça etkilenen Resnais, bu akımın en önemli isimlerinden olan Duras ile yola çıkmakla elbette çok doğru bir karar vermiştir. Zira Duras, tıpkı Resnais gibi Hiroşima’yı ilk duyduğu anda, sözün böylesi bir acıda eylemini kaybettiğini anlayarak şu sözleri dile getirir; “Hiroşima’yı ısmarlamış olmasalardı, Hiroşima üstüne de bir şey yazmazdım ve yazdığımda da, görüyorsunuz, Hiroşima’daki sonsuz sayıdaki ölüme karşılık ben, kendi uydurduğum tek bir aşkın ölümünü koydum.”

Aslında Resnais ile Duras, yirminci yüzyılın önemli filozoflarından Theodor W. Adorno ile şiddetin estetiğinin yapılmasına karşı çıktığı noktada birleşiyorlar. Nazi soykırımı gibi bir insanlık suçu, yaşandıktan sonra artık şiir yazılamaz demiştir Adorno. Aslında söylemek istediği tam da böylesi bir şiddetin, böylesi bir vahşetin estetize edilerek söze dökülmesine karşı çıkmaktır. Zaten Duras ile Resnais de Hiroşima’da yaşanılan vahşetin estetiğini yapmayı, yapabilmeyi asla düşünmezler. Bir aşk hikâyesi üzerinden yaşanılanların nasıl unutturulduğunu ve hatırlamak eyleminin önemini gözler önüne sererler.

Hafızanın Derinliklerinde Gezindikçe Şiddetlenen Bir Acı

Fransız olan Elle (Emmanuelle Riva), barış konulu bir filmde oynamak amacıyla Japonya’ya gelmiş ve Japon bir mimar olan Lui (Eiji Okada) ile aşk yaşamaya başlamıştır. Lakin Elle’nin yabancısı olduğu topraklarda, hiç görmediği, tanık olmadığı bir acıyı görmüş, yaşamış olduğunu düşünmesi aslında kendi şahsi acısına dönüşüne sebep olur. Elle, bir toplumun tarif edilemeyen acısına, gezdiği müzelerden, hastanelerden vs şahit oldukça aslında kendi kişisel yıkımını, ona unutturulan geçmişini hatırlamaya başlar. Zaten Elle’nin ben bunları gördüm, yaşadım diye konuşması da aslında Elle’nin kişisel tarihinde yaşadıklarının hissiyatıdır. Böylece Elle, hatırladıkça anlatmayı ve tekrar o acıları yaşayarak, unuttuklarını geri getirmeyi amaç edinir. Fakat anlattıkça, tüm yaşadıklarını, acılarını nasıl unuttuğuna inanamaz ve bu unutuş ona acı çektirir.

Resnais, Elle ile Liu’nun bir güne yayılan aşkına bizleri şahit ederken aynı zamanda da hem Hiroşima’yı bizlere adım adım Elle ve Liu ile birlikte gezdirir. Hem de geçmişte ölen bir aşkın, yasını tutturur. Bir süre sonra şehrin, kimi zaman yürüyerek kimi zaman arabayla kat edilen yolları ile Elle’nin hafızasının dehlizleri iç içe geçer. Hatta bir süre sonra Resnais, yapı-bozumunu daha da ileri götürür; Elle’nin geçmişinde yaşadığı Never’in ve Hiroşima’nın sokakları ile Elle’nin hafıza dehlizleri, Elle’nin ölmüş olan aşkının akıbeti ile Lui ile olan aşkı aynı yol izler. Bir süre sonra öznel olan acı ile toplumsal olan iç içe geçerek birbirini sarmalar.

Duras’ın kusursuz senaryosu, Resnais’in eşsiz yönetmenliğiyle ete kemiğe bürünen Hiroshima mon amour, seyirciye gerçeklik algısını yaşatmamak için elinden geleni ardına koymayan, seyircinin duygularından asla nemalanmayan, kusursuz bir yapım. Resnais’in özellikle zaman-mekân algısını altüst ettiği ve ses miksajını geçmiş ile gelecek arasında köprü görevi olarak kullandığı sahneleri, izlediklerimize tamamen yabancı müzik kullanımı ve daha nice hınzırlıklarıyla gerçeklik algısını yok eden filmi, gerçekten hissetmek ve söylemek istediklerini anlamak için oldukça dikkatli bir seyri hak etmekte. Zira Resnais’in istediği de tam olarak bu değil midir?

O AN: El Topo


Hıristiyanlık ile İlluminati Aynı Sahnede

Şilili Alejandro Jodorowsky, az ama öz sineması ile bizleri buluşturan sinema tarihinin en nevi şahsına münhasır yönetmenlerinden biridir. Sürrealist sinemanın en önemli isimlerinden biri olan Jodorowsky, yarattığı dünyalarda özellikle din eleştirisi yapmayı her filminde kendine görev bilmiştir. Bir ateist olan Jodorowsky, dünya üzerinde kendine kitle bulmuş tüm dinler hakkında fazlasıyla bilgiye sahip biridir aynı zamanda. Bu birikimi sayesinde de din eleştirisini yaparken bu dinleri, özellikle de Hıristiyanlığı fazlasıyla perdeye yansıtır. Yani bir nevi mistisizm konulu filmleri andıran yapımlara imza atan Jodorowsky, aslında alt metinde bu dinleri yerden yere vurur. 

Yönetmenin kült mertebesinde olan başyapıtı El Topo da bünyesinde, dünya üzerindeki en önemli peygamberlerin temsilini buluştururken aynı zamanda Hıristiyanlık dinini hedef tahtasına oturtmayı tercih eder. Üstelik bu hedefteki dine oklarını illuminati ile yollamaktan da geri durmaz. Zira Jodorowsky, illuminati simgelerini, kartlarını ve akla gelebilecek tüm imgelerini filmlerine imtina ile yerleştiren biridir. Bahsedeceğimiz sahnede ise hedefindeki Hıristiyanlık ile illuminatiyi tek bir bedende buluşturarak, şeytanın aklına gelmeyecek bir sahneye imza atmıştır.

Muhteşem Bir Din Eleştirisi, Saykodelik Bir Fırtına

Jodorowsky’nin sürrealist evreninde yarattığı bir kasabadayız. Bu kasaba halkının Hıristiyan ve oldukça faşizan bir yapısının olduğunu söylememe gerek yok sanırım. İşte bu çocuklar hariç kendimizi asla yakın hissetmeyeceğimiz, insan müsveddelerinin ayininde başlıyor sahne. Her türlü kötülüğü yapıp, günahı işleyip, ayinde günahsızları oynayan hatta mucize yaratacağını zanneden zavallıların yüzlerindeki hipnoz olmuş bakış, gerçekten tüyler ürpertiyor. Ve o an orada olanların tek istediklerinin, yaptıkları türlü günahları onlara unutturacak bir şov olduğunu anlamak güç değil.

Rahibin aslında onlardan gizli emniyetini açarak, tek kurşun ile ellerine verdiği silah, zavallı insanlığın kendini tatmin etmek için kullandığı bir penis misalidir adeta. Her dayanan kafada patlamadıkça kilise ahalisini zevkin doruklarına çıkartan silahın oyunu, bu tiksinti verici hayatlara dâhil olmamış genç din görevlisi tarafından bozulur. Ve bu günahlarıyla pisliğin içine batmış topluluğun felaketi, küçücük, masum bir çocuktan çıkar ne yazık ki. Tıpkı rahibin dediği gibi sirk sona ermiştir. Lakin ne zamana kadar? Dinlerin peşinde giden kitlelerin hipnoz halini, mucizelerle, yalanlarla kendini tatmin eden zavallı insan güruhunu gözler önüne seren bu sarsıcı sahnenin yükü gerçekten çok ağırdır. Jodorowsky’nin kendisinin ve oğlunun perdede arz-ı endam ettiği, yarattığı etki ile saykodelik bir fırtına yaratan muhteşem filmin en çarpıcı sahnesi ile sizleri baş başa bırakıyorum.




W.R. - Misterije Organizma


Kara Dalga’nın Başyapıtı

Sırp yönetmen Dušan Makavejev, doğu bloku ülkelerindeki stalinizasyondan, iktidardaki Josip Broz Tito sayesinde kısmen daha özgürlükçü bir politika izleyen Yugoslavya’da yönetmenliğe başlamış bir isim. Bu sebeple de Makavejev filmografisi, oldukça aykırı, özgürlükçü bir yerden çıkmıştır. Makavejev, Žika Pavlović , Saša Petrović , Želimir Žilnik, Mika Antić , Lordan Zafranović , Mića Popović ve Marko Babac gibi isimler ile birlikte Yugoslav Black Wave (Yugoslav Kara Dalgası) hareketini başlatır. Daha doğrusu Kara Dalga, Makavejev ve diğer yönetmenlerin filmlerine karşı yapılan bir eleştiri yazısından dolayı bu ismi almaktadır. Fakat bu karalama yazısında atfedilen isim, yönetmenlerin hoşuna gider ve bu isim ile anılmayı onlar da isterler. Fransız Yeni Dalga ve avangard sinema ile hayli akrabalığı bulunan bu akımın hiçbir manifestoları olmadığını da belirtmek gerek. Bu akımın en üretken ve en yaramaz çocuklarından biri olarak Makavejev’i kabul edersek, akımın en büyük başyapıtı olarak de W.R. - Misterije Organizma’yı kabul etmek kaçınılmaz sanırım.

Makavejev, 1965 yılında ilk uzun metrajı Covek nije tica’yı 1967 yılında ise Ljubavni slucaj ili tragedija sluzbenice P.T.T.’yi çektikten sonra 1968 yılında bir belgesel olan Nevinost bez zastite’enden sonra da başyapıtı W.R. - Misterije Organizma’ya hayat verir nihayet. W.R. - Misterije Organizma, psikanalist kuramının kurucusu Sigmund Freud’un veliahtı olan Wilhelm Reich’in yaptığı çalışmalarına odaklanmaktadır. Makavejev’in çekimlerini Yugoslavya ve Amerika’da tamamladığı bu film, aynı zamanda Makavejev’in ülkesine de veda etmesine sebep olan yapım olur. Zira film, ciddi anlamda sansüre maruz kalmıştır ne yazık ki. On altı yıl yasaklı kalan W.R. - Misterije Organizma, belki de Makavejev’in üç yıl sonra çektiği bir diğer harikası Sweet Movie’yi çekmesini sağlayacak azmi de vermiştir kim bilir?

Stalin ile Reich’in Ölümcül Aşkı

Öncelikle W.R. - Misterije Organizma’nın odağına oturttuğu Wilhelm Reich’ı biraz yakından tanıyalım isterim. Reich, Freud’un öğrencisi olarak başladığı psikanalistlik kariyerinde hocasının tarzını eleştiren ve sorgulayan bir sürece evrilir. Burjuva sınıfına hizmet eden Fredu’u eleştirerek, psikanalizm ile sosyalizmi bir araya getirmeye çalışan Reich, tamamen ploretaryaya çalışır. Cinsel baskının sınıflı toplumdan dolayı yaşandığını, cinsel özgürleşmenin sınıfları, faşizmi ortadan kaldıracağını iddia eden Reich, Hitler’e olan hayran kitlesinin sebebi olarak da cinsel baskıyı öne sürer. Faşizmi ve onun peşinden giden kitleleri hedefine oturttuğu gibi sosyalist ülkelerin programından cinsel özgürleşmeyi çıkarmasını da eleştirmiş, böylelikle her taraftan dışlanmış Don Kişot misali bir çizgi çizmiştir. Daha özgür yaşamak ve anlaşılmak için gittiği Amerika’da da baskılara, tepkilere maruz kalan Reich, her ne kadar bir dönem kitapları ve tezleriyle gençliğe ilham olsa da sonunda deli bir komünist olarak yaftalanıp, tamamen toplumdan dışlanmıştır. Elbette ileriye gittiği, kendisinin sınırlarını bile aşma noktalarına kadar varan Reich teorileri, şu an neredeyse hiç kabul görmese de bir dönem fikirleriyle fark yarattığını kabul etmeliyiz. İşte böylesi bir kişiliği özellikle filminin ilk yarısında odağına alan bir film var karşımızda.

İlk yarıda Reich’ın teorilerini, onun fikirlerini benimseyip, devam ettirenlerden dinliyoruz. Ayrıca Reich’ın kendi ses kayıtlarını, onu tanıyanlarla yapılan röportajları da dinliyoruz. Birinci yarı belgesel ve arşiv görüntülerinden oluşan bir yapıda ilerlerken ikinci yarı tamamen kurmaca bir şekilde tamamlanmaktadır. Fakat yine araya Stanilist filmlerden görüntüler vs girmektedir. İkinci yarıda, bir kadın karakter olan Milena temsilinde fikirleriyle karşımıza çıkacak Reich’ın karşısına ise Makavejev, Sovyet Rusya’nın milli buz patencisi Vladimir İlyich’in temsilinde Stalin’i konumlandırıyor. Bir yandan dünyanın en büyük diktatörlerinden ama aynı zamanda da dünya üzerindeki sosyalizmin devamını sağlayan kişisi olan Stalin, bir yanda ise psikanalizm ile sosyalizmi aynı potada eriterek dünya üzerindeki özgürlüğü sağlayacağını iddia eden Reich… Peki, bu iki güçlü karaktere Makavejev aşk yaşattırırsa? İşte o vakit filmin verdiği etki kat be kat artıyor. Zira birbirinden oldukça farklı olan bu iki karakterin değil aşk yaşaması bir arada bulunması bile bomba etkisi yaratacak kadar sıra dışı bir durumdur.

Ele Geçirilemeyen Fikirler, Son Sözleri Söyler

Makavejev, elbette her ne kadar Reich teorilerine kendini yakın bulsa da bu kurmaca kısımda tamamen kendini Reich’ın yanında konumlandırmamaktadır. Yeri geldiğinde Reich’in teorilerinin aşırılıklarına da mesafesini dile getirmekten geri durmayan Makavejev, Stanilizm konusunda ise asla dilini korkak alıştırmıyor. Hatta Stanilizm’i eleştirmeyi, Stalin ile Hitler’i çoğu zaman aynı yere koyarak yapıyor. Stalin’in konuşmasının ardından Nazi uygulamalarını ya da penis görüntülerini getirmek gibi hareketlerle, entelektüel montajı oldukça hınzır bir şekilde kullanıyor Makavejev. Vladimir İlyich karakteri gibi aşırı kasıntı bir kişilik, Milena karakteri temsilinde özgürlükçü, kendine güvenen, erkeğin karşısında sesini çıkarabilen, kitlelere propaganda konuşması yapabilen muhteşem, güçlü, etkileyici bir kişilik karşımıza çıkıyor. Lakin ne yazık ki Milena’nın aşka, cinselliğe, özgürlüğe kaptırdığı ruhu değil belki ama bedeni, İlyich’in kasıntı, ruhsuz ellerinde vahşice katlediliyor. Fakat Milena, ele geçirilemeyen fikirleri sayesinde filmde son sözü söyleyen oluyor.

Makavejev’in üretkenliğinin zirve noktası diyebileceğimiz W.R. - Misterije Organizma, belgesel ile kurmacayı dans ettirirken, kurmaca, belgesel, arşiv görüntüleri, film sahneleri vs gibi tüm malzemeleri aynı yemekte buluşturan, fakat bu buluşmada enteresan bir şekilde eşsiz tadı yakalayan bir yapım. Makavejev’in en az Sweet Movie kadar belki de ondan da daha fazla okumaya müsait olan, sadece Reich değil heykeltıraşların, kadın mastürbasyon eğitimcilerinin, psikanalistlerin eserleriyle, teorileriyle vs perdede arzı endam ettiği bir film var karşımızda. Duvar yazılarından reklam jinglerine, Reich’in gerçek ses kayıtlarından üst sese, komünist marşlardan şarkılara, fotoğraflardan gazete kupürlerine, filmle alakası olmayan görüntülerden (Vietnam Savaşı protestocusu)  Stanilist dönem filmlerinden parçalara kadar yok yok. Mkavejev’in yine Stalinizme verip veriştirdiği, filmografisinin belki de en karmaşık, en çok yüklü filmi olan W.R. - Misterije Organizma, emin olun ki iyi bir özümsemeyle akılınızı baştan alacaktır.


O AN: Manchester by the Sea


Sinema Tarihi Yolunda Ölümsüzlük İksirini İçmiş Bir Film

Kenneth Lonergan yönetmenliğinde ve Casey Affleck oyunculuğunda ete kemiğe bürünen Manchester by the Sea, tabiri caizse yüreğimizi parçalayan, aklımızı başımızdan alan bir başyapıt olarak unutulmazlar arasında çoktan yerini aldı. Gelmiş geçmiş en kusursuz, en derinlikli senaryolarından biri olarak en önemli mühimmatını sağlam kuşanan, Affleck’in üzerine methiyeler dizilebilecek, olağanüstü performansını da heybesine ekleyerek adeta kutsanmış bir film Manchester by the Sea. Böylesine bir filmi izlerken Lonergan’ın zaten fazlasıyla acı veren hikâyeyi sunuş şekli, hissettiğimiz duyguları kat be kat arttırmış, seyirci olarak bizlerin kolunu kanadını kırmış, adeta felce uğratmıştır. İşte bu sinema tarihi yolunda ölümsüzlük iksirini içmiş olan başyapıtın, muhteşem müzikler eşliğinde kimi zaman paralel kurgu, kimi zaman da bire bir izlediğimiz, izledikçe de çarpıldığımız sahnelerinden sonra yaşadığımız minicik bir an var ki… Ah o an, Lee Chandler’in belki de tüm film boyunca aklımızı başımızdan alan bakışlarının, duymakta zorlandığımız iç yakan konuşmalarının aksine harekete geçtiği tek an…

Lee, nihayet üzerine bir sünger çekmeye çalıştığı, kendisinden ve böylece biz seyircilerden sakladığı geçmişini hatırlamak zorunda kalır. Bu, bir insanın başına gelebilecek en acı olayı an be an gözden geçiren Lee, bu kahredici yaşanmışlıkların sonuna gelmiştir. Talihsiz olay yaşanmış, her şey kül olmuş, karısı hastaneye, kendisi de karakola götürülmüştür. Ve her bir şeyi olduğu gibi anlatmıştır Lee. Fakat onun beklediği gibi bir tutuklama olmamış ve serbestsin denilmiştir. Lee, böyle bir şeyi hiç beklemiyordur elbette. Nasıl olur? Lee, tüm suçun kendisinde olduğunu düşünür ve cezalandırılması gerektiğine inanır. Hem bu yaşadıklarından sonra nasıl yaşayacak, nasıl özgürlüğün nimetlerinden faydalanacaktır?  Artık özgürlük ya da yaşam ne ifade edecektir onun için?

Sinema Tarihinin En Gösterişten Uzak, Samimi, Hesapsız İntiharı

Lee, kanunun ona vermediği cezayı, Tanrı’nın vermesini beklemeye ise hiç mi hiç niyeti yoktur. Ortada büyük bir hata vardır ne de olsa. Ve bu hata kolay kolay affedilecek bir hata değildir. Peki, Lee cezalandırılması gerektiğini düşünüyorsa bunu neden kendi elleriyle vermesin? Lee, belki de bugüne kadar perdede izlediğimiz en plansız, en süssüz, gösterişten uzak, en samimi intiharına şahit eder bizleri. Kısacık bir anda, saniyeler içerisinde cezasını verir, infazını da gerçekleştirir. Fakat hayatın ona sunduğu zulüm henüz bitmemiş olacak ki başarıya ulaşamaz. 

Acısını öğrendikten sonra kalbimizin en başköşesine oturan bu zavallı adamın ölüp acısından kurtulamadığına üzülsek mi yoksa ölmediğine sevinsek mi bilemeyiz. Açıkçası yaşadığımız şok, bir şeyler düşünmemize de izin vermez zaten. Tek emin olduğumuz, sanırım kalbimizin tarifi mümkünsüz bir acıya esir düşmesidir. En azından benim için öyleydi. Adını koyamayacağım, kelimelerle ifade edemeyeceğim derecede başka bir acıydı yaşadığım. Eğer psikolojiniz böylesi bir üzüntüye hazır değilse aman diyeyim, uzak durun. Zira sonra çok geç olabilir.