15 Eylül 2018 Cumartesi

You Were Never Really Here: Tanrı'ya Başkaldırış


Babaların Zulmüyle Şekillenmiş Bir Karakter: Joe

1996 yılında Small Deaths adlı kısa metrajı ile başladığı yönetmenlik kariyerine iki yıl sonra bir diğer kısa metrajı Gasman ile devam eder Lynne Ramsay. Gasman, Ramsay’ın sinemasının adeta bel kemiğidir. Morvern Callar hariç Ratcatcher, We Need to Talk About Kevin ve son olarak You Were Never Really Here’deki asıl meselenin kaynağı hep Gasman’da karşımıza çıkar. Aile kurumu Ramsay tarafından neredeyse tüm filmlerinde detaylı bir cerrahi işleme tabii tutulur. Gasman’daki iki ayrı aileyi idare etmeye çalışan ama her şeyi eline yüzüne bulaştıran baba temsili, özellikle erkek çocuğun babaya karşı mesafeli durmasına neden olurken Ratcatcher’da sorumsuz, alkolik baba yine erkek çocuğun tiksindiği bir ayrıntı haline gelir. Ratcatcher’da James’in, çok sevdiği annesiyle daha samimi olmasının önündeki bir engel, işe yaramaz bir fazlalık olarak gördüğü babasına zerre kadar sevgi beslemediği her halinden belli olur. James’in bu nefreti, acaba bu kadar fazla mı diye düşündürürken We Need to Talk About Kevin’da karşımıza çıkan Kevin, hem hislerini son ana kadar belli etmemesi hem de yaptıklarıyla babaya olan nefretin son noktası olmuştur belki de sinema tarihinde. Kevin, kendisini sevmediğini düşündüğü annesinden her ne kadar nefret ediyormuş gibi görünse de aslında onu takıntılı bir tutkuyla sevmektedir. Bu nedenle ona çok iyi davranıp seven babası ile kız kardeşini, annesi ile arasındaki ilişki açısından hem fazlalık olarak gördüğü hem de annesine acı vererek cezalandırmak için acımasızca katleder.

İşte gittikçe duygularını ve şiddetini arttırarak devam eden Ramsay karakterleri, You Were Never Really Here’da Joe ile başka bir boyut kazanmakta. Joe, Ramsay filmografisinin en acımasız baba figürü ile karşı karşıya kalmış bir karakter. Otuzlu yaşlarında tanımaya başladığımız Joe, bir nevi Gasman’daki çocuğun, James’in ve Kevin’in büyümüş hali. Joe, her ne kadar babaya olan nefret açısından bu karakterlerle ortaklık taşısa da daha fazlasını bünyesinde barındırır. Filmin parçalı kurgusundan kesik kesik öğrenebildiğimiz kadarıyla Joe, oldukça zorlu bir çocukluk geçirmiştir babasından dolayı. Annesine ve kendisine sürekli işkence yapan psikopat bir baba vardır çocukluk hatıralarında. Yine anlık flashbackler ile öğrendiğimiz kadarıyla Afganistan Savaşı’nda yapılan askerlik sürecinden kalan travmalar ve FBI polisi olarak çalıştığı yıllarda şahit olduklarından (kız çocukları ile ilgili) dolayı hafızasına yer eden anılar, Joe’yi fazlasıyla yıpratmış, omuzlarına büyük bir yük bindirmiştir. Öyle ki Joe’nun adeta bir haritaya dönen vücudunda hangi yarayı nerede ve ne zaman aldığını kestirmek mümkün değildir. Joe’nun vücuduna ve böylelikle hayatına babasıyla atılmaya başlanan darbeler, diğer babaların(savaş kararı veren Amerika’nın babası, o savaşı yürüten askerlerin babası olan komutanlar, kız çocuklarını kaçırıp pazarlayan babalar ve tüm bu zulme izleyici kalan esas baba Tanrı) yaptıklarıyla devam etmiştir.

Tüm Kadınlar Tek Bedende

Ramsay, geçmişi hakkında birkaç anlık, kesik kesik hatıraları dışında başkarakteri tanımamız için bir şey vermeyerek aslında yarattığı karakteri çok daha karmaşık kılıyor. Fakat bir yandan da uzun uzun flashbacklerin yerine adeta yanıp sönen anlık sahneler çok daha çarpıcı nüveler sunuyor. Yine bu anlık geriye dönüşlerin birçok defa devamını seyircinin kafasında tamamlaması gerekiyor. Örneğin anne ile oğluna bu kadar büyük ızdıraplar yaşatan babaya ne olduğu kocaman bir soru işareti. Bu sorunun cevabını vermek ise Joe’nin şimdi yaptığı işi de düşünülürse aslında çok da zor değil. Joe’nun kız çocuklarını istismar eden erkekleri öldüren (muhtemelen bu erkeklerin hepsi de aynı zamanda birer baba) bir tetikçi olması ne zaman başlamış olabilir? Joe, muhtemelen ilk icraatını babasında gerçekleştirmiştir. Burada şöyle bir soru gelebilir: Ama orada bir kız çocuğu istismarı yok. Peki, gerçekten yok mu? Joe, annesini her zaman için korunması gereken bir çocuk olarak görüyor aslında. Zaten babasını cezalandırmasının sebebi kendisine yapılan zulüm değil annesine yapılandır büyük bir ihtimal.  Ki Joe’nin bu yolu devam ettirmesini, savaşta yine kız çocuklarının yaşadıkları ile FBI’dayken gördükleri de destekliyor. Hiç aklından çıkmayan savaşta öldürülen kızın toprakta birbirine sürtünen ayakları ile annesinin ölü bedenini sararken gördüğümüz ayakları ve Nina’nın Joe’nin sırtındayken aşağıya sarkan ayakları ise dikkat çekici. Başka coğrafyalardan, yaşlardan kadınların, kız çocuklarının yaşadıkları, ayaklar üzerinden birleşiyor. Pek de birbirinden ayırt edilemeyen bir organ üzerinden Ramsay, yaşanılanları, acıları ortaklaştırıyor.

Ramsay, bu kadınları tek bedene dönüştürme fikrini ise özellikle bir sahnede tamamen gerçekleştiriyor. Joe, yaşadıkları büyük travmalardan ötürü annesinden bir türlü göbek bağını kesememiş bir karakterdir. Sütten kesilemeyen birçok erkek gibi annesine göbekten bağlıdır. Joe’nin işverenini dinlerken koltuğa uzanıp da oyun oynar gibi şekerlemeler yemesi ve renkleriyle ilgili yorum yapması bunun en bariz örneği olsa gerek. Her ne kadar acımasız bir katil olarak icraatlarını sıralasa da hâlâ ağzı süt kokan ve bu sütü ona sağlayan bağ olmazsa yaşayamayacak biridir. Bu nedenle annesinin ölümü demek onun da ölmesi anlamına gelir. Joe, tam da doğuştan bağlı olduğu göbek hizasında annesini tutarak aynı yerde ölüme gider. Annesinin ölü bedeniyle birlikte göle girerek intihar eden Joe’nun bu fikrinden vazgeçişi, annesi ile Nina’nın birbirlerine dönüşmeleriyle olur. Joe, suya bıraktığı annesi battıkça Nina’nın hayalinin de suya battığını görür. Rahmin içi olarak düşünebileceğimiz göl, bir anneyi (Meryem ana) alırken bir diğer anneyi doğurtur Joe (İsa) için. Evet, filmde Joe’u İsa, Nina’yı da Meryem olarak okumamız için çokça nüve sunmakta Ramsay. Omuzlarına dökülen saçları, sakalı ve çile çekmiş bir vücut ile Joe, babasından yani Tanrı’dan ve onun kullarından acımasızca işkence görmüş bir İsa. Nina’nın ise Meryem olarak tasvir edildiği en belirgin sahne olarak akla otel odasındaki anlar gelir. Islanan Nina’nın, saçına kurulanması için konulan havlu onu tam da Meryem tasvirlerindeki gibi gösterir.

İsa ve Meryem Tanrı’ya Başkaldırıyor

Ramsay elbette klasik anlamda bir Meryem Ana ile İsa çıkarmaz karşımıza. Tüm filmografisinde öfkesini açık ettiği baba aslında hep Tanrı’nın ta kendisidir. Ramsay, daha önceki filmlerinde rahatsızlık duyduğu sonrasında nefret ettiği hatta öldürdüğü babaya yani Tanrı’ya ve onun yeryüzündeki tüm temsillerine savaş açar. İşkenceden geçirilip katledilmesine göz yuman Tanrı’ya iman etmeyi sürdüren İsa’nın ve evladı gözlerinin önünde katledilen annenin biat edip susmasının yerine Tanrı’ya ve onun yeryüzündeki tüm temsillerine savaş açan, boğun eğmeyen bir İsa ve Meryem karşımızdaki. Özgürlüğü kendi elleriyle yaratan bir ikili var karşımızda. Her ne kadar birçok yönden birbirlerinden farklı olsalar da bir ikili olmayı başarırlar. Bu ikilinin obsesif kombulsif bozukluk davranışı olan sayı sayma ritüelleri gibi bazı takıntıları da aynıdır mesela. Ne de olsa ikisi de travma yaşamış ruhlara sahiptirler. Annesi intihar eden ve çocuk istismarcısı bir valinin emrinde çalışan bir babanın kızı Nina. Henüz reşit bile olmamışken babası yaşında adamlarca kullanılmış, satılmış. Ama Joe’dan daha güçlü, savaşçı bir yapısı var. Joe gibi geçmişe takılıp kalmayan geleceğe bakan bir karakter Nina. Joe gibi intihar etmeyi değil güne umutla uyanmayı, geleceğe umutla bakmayı bilen biri o. Burada elbette Ramsay’ın bir kadının bir erkek ile yol arkadaşlığı yapmasının sebebinin onun bilek gücüne ihtiyacı olmasından kaynaklanmadığını söylemesi çok önemli. Joe ile Nina bir yol arkadaşlığına girişirler fakat sebebi sadece yan yana yürümektir. Birbirinden faydalanmak değil. Nina, intikamını kendi elleriyle alacak, hayatta başına gelebileceklerle savaşacak kadar güçlüdür çünkü.

Burada belki Ramsay’ın en çok etkilendiği hatta bir nevi saygı duruşunda bulunduğu Martin Scorsese’nin filmi Taxi Driver’a da değinmek gerek. Gerçekten de Taxi Driver’ı Ramsay’ın çok sevdiği anlaşılıyor. Lakin Ramsay, kadına olan bakış açısı yönünden birçok iyileştirmeye gidiyor kendi filminde. Taxi Driver’da Travis adlı erkek karakter sayesinde Iris, kurtarılıyor ve nasıl olduğuna dair (belki de Iris’in seks işçisi olmasının tek sebebidir) hiçbir bilgimizin olmadığı ailesine teslim ediliyor. You Were Never Really Here’de ise Nina kendi işini kendi görüyor ve sonrasında Joe ile özgürlüğe doğru yol alıyorlar. Üstelik rotayı çizen de Nina oluyor. Yine filmin, kadına yaklaşımı konusunda çok etkileyici bir anı da var. Erkeğin kadını gördüğü yeri sadece bugüne kadar çekilmiş filmler üzerinden değil başka bir sanat dalı üzerinden de eleştiriyor Ramsay. Joe’nun Nina için gittiği vali adayının evinde duvarda asılı olan tablo öylesine orada değil elbette. Rembrandt Harmenszoon van Rijn’in karısını çizdiği Yataktaki Kadın eserinin bir benzeri olan tabloda tek memesi açıkta yatakta yatan kadının oldukça davetkâr bir şekilde yatağın çevresindeki perdeyi açtığı görülmekte. Sanatın ilk icra edilmeye başladığı günden bu yana kadın hep bir arzu nesnesi olarak resmedilmiştir. Erkek nasıl görmek istediyse öyle resmetmiştir kadını. Kadına bakış açısı yönünden epey tartışmaya açık olan bu tablonun çocuk yaştaki kızları pazarlayan ve kullanan bir adamın evinde asılı olması her şeyi açıklıyor. Lakin tablodaki gibi tahayyül edilen kadının tam tersi çıkıyor erkeğin karşısına bu kez.

Amerika’nın Tüm Değerleri Hedef Tahtasında

Joe’nin ve Nina’nın intikamlarını nasıl aldıklarına gelecek olursak; filmde karşımıza en çok çıkan imgelerden birinin çekiç olduğunu görürüz. Uzakdoğu filmlerinde çokça kullanıldığı için özellikle intikam filmlerinden aşina olduğumuz çekicin yeri filmde epey önemli. Joe, babasının onlara işkence yapmak için kullandığı çekici babasından devralarak çok daha başka bir amaç için kullanmaya devam ediyor. Muhtemelen ilk olarak babasında kullandığı bu aleti her kullanışında babasını onun silahıyla tekrar tekrar öldürmüş oluyor. Joe’nin babasından devraldığı tek şey bu çekiç de değil ayrıca. Joe, babası işkenceye başlamadan önce yüzüne havlu örtüp bir süre derin derin soluk alarak gerçekleştirdiği ritüeli de her öldürme eyleminden önce gerçekleştiriyor. Ramsay’ın yaptığı en ilginç tercihlerden birisi ise şiddetin pornografisine girişmemesi oluyor sanırım. Zira oldukça bol kanlı olan sahnelerin kimini güvenlik kameralarının görüş açısına girmeyen kör noktalarda gerçekleştirirken kimini ise gerçekleştirirken başka bir noktaya odaklanmamızı istiyor. Fakat şiddet görüntüleriyle ve kanın oluk oluk akmasıyla bizi haşır neşir etmeyen film, ses miksajı ve enfes müzikleri ile görüntüden daha fazla germeyi, sürekli bir baskı altında hissetmemizi sağlıyor. Joe’nun elinde sürekli gördüğümüz çekiç, sesin nefes kesen şiddetiyle adeta kafalara statik darbeler indiriyor. Jonny Greenwood’un filmin başarısındaki büyük payı bu nedenle asla yadsınamaz.

Ramsay’ın kendi doğup büyüdüğü topraklarda değil de Amerika’da çektiği You Were Never Really Here, her ne kadar esas olarak Joe karakterinin kişisel hikâyesi olarak görülse de aynı zamanda Amerika’nın kirli yüzüne de ışık tutuyor. Vali adayı olan bir adamın bir yandan seçim çalışmaları yapıp bir yandan da henüz çocuk yaştaki kızları satması, yoluna çıkan pürüzleri adeta kanunların henüz oturmadığı western filmlerindeki zamanlardaki gibi öldürtmesi akıl alır gibi değil. Bir nevi beyaz insanın zulmü şekil değiştirerek sürekli devam etmektedir. Yine fersah fersah uzaktaki Ortadoğu’da devam edilen katliamı da buna eklemek mümkün. Amerika’daki çöllerde yıllardır sürdürdüğü katliamı başka çöllerde sürdürmekte kovboylar. Sadece kostümler birazcık değişmiştir o kadar. Ramsay, tüm bunları perdeye yansıtırken hiç çekinmediği gibi bazı ufak detaylarla Amerika’nın ikiyüzlülüğünü daha da deşifre ediyor. Joe’nin annesini öldüren adamın yakasındaki Amerikan bayrağı, oldukça manidar bir şekilde kadrajda yer buluyor kendine. Ya da sadece sesini duyduğumuz ama onun dışında kadraja hiç girmeyen, varlığına bizi ikna edemeyen kolluk güçleri var tabii. Ramsay’ın intikamı sadece Amerika’nın katliamcı yüzüyle de değildir üstelik. Ramsay, Amerikan toplum yapısının Hollywood filmlerine de fazlasıyla sirayet etmiş, alt metin olarak sürekli propagandası yapılmış kutsal aile yapısını da alaşağı ediyor. Ailenin Joe’nun, Nina’nın ve daha nicelerinin hayatında olduğu gibi kocaman bir kâbustan öteye gidemediğini yüksek sesle dillendiriyor.

Geçmişin Kalıntılarından Kurtulamamak

Prömiyerini yaptığı Cannes Film Festivali’nde En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nün yanı sıra Ramsay’a da En İyi Senaryo ödülünü kazandıran filmin bir kurgu harikası olduğu da ortada. Açıkçası Ramsay’ın We Need to Talk About Kevin’da çok iyi kotardığı zaman ve mekân algısını alt-üst eden parçalı kurgusu bu filmde daha da karmaşıklaşarak devam ediyor. Joe’yu tanımamız açısından flashback ile geçmişe gidişlerimiz ne belirli bir zamansal sıra izliyor ne de ne olup ne bittiğini kestirebilecek kadar açıklayıcı bir süre sürüyor. Bazı geriye dönüşler adeta göz kırpma zamanına denk geliyor. Ramsay bir nevi unutup da hatırlamaya çalıştığımız ya da tam tersi sürekli hatırladığımız ama unutmak istediğimiz şeylerin beynimizde yanıp sönmesi gibi yer veriyor geçmişi perdeye yansıtan anlara. Fakat Joe’nun unutmak isteyip de unutamadığı kâbusları sadece bu anılar değil. Joe aynı zamanda az çok yaşadıkları olumsuzluklara, acılara, kıyımlara şahit olduğu kızların hayallerinden de bir türlü kurtulamıyor. Bazen bir metro durağında beklerken bazen havaalanında bazen de birilerinin fotoğrafını çekerken görüyor onları. Ya da gördüğünü zannediyor. 

Bu üzgün, gözü yaşlı ve yüzü gözü morarmış, şoka girmiş kızların Joe’nun her daim peşinde olmaları bir nevi sanrı gibi her an ortaya çıkmaları hayatı daha da zorlaştırıyor onun için. Joe, beyninden atmak istediği geçmişinden bir türlü kurtulamıyor bu sebeplerden dolayı. Ne de olsa Joe’nun yaptığı gibi okuduğu bir kitapta hoşuna gitmeyen şeyler yazan sayfayı yırtıp atmak kadar kolay değildir yaşananları yok saymak, hafızadan silmek. Anıları ve hayalleri arasında sıkışıp kalmış Joe, Ramsay’ın tercih ettiği teknik detaylarla daha da boğuluyor. Joe’nin başına poşet geçirip ya da ağzından bıçak sarkıtıp işini bitirmek istediği anlarda soluk almanın zorlaşması gibi kameranın yakın çekimleri de çıkışsızlık hissini besliyor. Usta yönetmenlerden çokça etkilenen, birçok filme selam gönderen You Were Never Really Here gibi bir filmin yaratıcısı olarak Ramsay, hem filmde söyledikleri hem de bunları söyleme şekliyle yer yer ustaları bile gölgede bırakıyor.

O AN: Good Time


Sıkışıp Kalmış Hayatlar

Safdie kardeşlerin (Benny Safdie, Josh Safdie) üçüncü uzun metrajı olan Good Time, her ne kadar bir soygun filmi olarak tanıtılsa da aslında tamamen farklı bir amaca sahiptir. Filmde ne klasik soygun filmlerinde olduğu gibi uzun uzun detaylandırılan bir soygun planının yapılmasına şahit oluruz ne de gerilimin, aksiyonun buram buram hissedildiği bir soygun anına. Zira Good Time’ın amacı bambaşkadır: New York’un arka sokaklarında kısılıp kalmış iki kardeşin öyküsüdür anlatılmak istenen. Bir Martin Scorsese hayranı olan Safdie kardeşler, özellikle ustanın After Hours filmini kendilerine referans olarak alırlar Good Time’ı yaratırken. Afişinden, jeneriğine, karakter yaratımından, mizansenine kadar her konuda After Hours ile akrabalık taşır Good Time. Tıpkı After Hours’daki gibi bir anti kahramanın yolculuğuna bizi film boyunca ortak eden yönetmenler, adeta bir labirenti andıran şehirde oradan oraya savrulan ama her defasında daha da dibe batan bir hikâyeye ortak eder bizleri. Bu tüm film boyunca altı çizilen çıkışsızlık hali tek bir sahnede özetlenir.

Filmin başından itibaren kardeşini sistemin ehlileştirici ellerinden kurtarmak, ona herkesten her şeyden uzakta huzurlu bir hayat yaşatmak için verdiği mücadelede başarısız olan Connie’nin son çırpınışlarıyla başlar sahne. Kardeşini rehabilite merkezinden kaçırdığı andan itibaren bir an bile durmayan, yılmayan Cornie’nin en umutsuz anında bile hâlâ çabalaması inanılır gibi değildir. Cornie, onu tanımaya başladığımız ilk andan itibaren New York sokaklarındaki koşuşturmasının adeta bir temsili olan binanın önünde labirenti andıran bahçede koşturur son bir umut. Bu an aslında tüm bu sebeplerden dolayı Cornie’nin tüm koşturmacasının bir özetini sunar bizlere.

Sistemin Pençeleri Arasından Kurtulamayan Hayatlar...

Aslında Cornie, başından beri bir labirentin içinde belki biraz da deney faresi gibi koşturup durmuştur. Zira filmin yaptığı birkaç geniş açı çekimde daha net görürüz bu labirent halini. Ama sistem ne ona ne de kardeşine bir çıkış asla sunmamıştır. Bu koşturmacanın sonunda yakalanan Cornie’nin kafesli polis otosunda giderkenki hali ise çok daha anlamlıdır. Uzun bir süre doksan derece karşı açıdan Cornie’nin tam suratına bakarken kim bilir belki de yaşadığı şoku atlatmaya çalışan, bu birkaç günde yaşadıklarını aklından geçiren ya da sadece kurtaramadığı kardeşini düşünen Cornie’nin aklını okumaya çalışırız. Cornie’nin o anlarda ne düşündüğünü asla bilemesek de gittikçe yaklaşan kameradaki görüntünün Nick’in yüzüne dönüşmesi önemli. Safdie kardeşler burada muhteşem bir grafik eşlemeye şahit ederler bizleri.

Demir parmaklıklar ardında izlediğimiz Cornie’nin geleceğinin hapishanede geçeceğini bas bas bağıran bu sahne, Cornie’nin yüzünden Nick’in yüzüne geçiş yaparak Nick’in de tutsak hayatı yaşayacağının da altını çiziyor. Zira rehabilitasyon merkezine alınan Nick’in de özgür koşullarda olmayacağı belli. Aynı talihsiz hayat koşullarının mağduru olan bu kardeşlerin sistemden uzak, hayal ettikleri hayata değil de yine sistemin pençeleri, kontrolü altındaki hayata mahkûm olmaları en gerçekçi, sert finallerden birini sunar. Zaten görüntü Nick’e geçtikten sonra rehabilitasyon merkezinde oynanılan oyun, labirent içerisindeki yaşamın devam ettirileceğinin en net örneğidir.





O AN: Jackie


Hafızanın Derinliklerine Dalmak…

Amerikan başkanı John F. Kennedy Jr.’ın ölümünün ardından karısı Jacqueline Kennedy’nin bir gazeteciye süreç ile ilgili röportaj vermesi üzerinden şekillenen bir film Jackie. Pablo Larrain, birkaç saatlik röportaj üzerinden başkan Kenndey’e gerçekleştirilen suikast ile başlayıp cenaze ile devam eden süreci perdeye yansıtır. Lakin Larrain, Jackie’nin yaşadığı süreci birebir gerçekten olduğu gibi aktarmaktansa onun yaşadığı hissiyata odaklanmayı tercih eder. Larrain, zaten kameralar önünde yaşanmış, konuşulmuş, yazılmış, belgeselleri çekilmiş bir süreci tekrar perdeye yansıtmayı değil sürecin Jackie’de yarattığı etkiyi gözlemlemeyi amaç edinir. Bu nedenle de bir nevi Jackie karakterinin beyninin içine, hafızalarının katman katman derinliklerine yol alır. Bu anlamda da Jackie filminin tıpkı hafızadaki anılar gibi olduğunu, lineer bir kurgusunun olmadığını belirtmek gerek. Birbirini takip etmeyen olaylar silsilesi, iç içe girmekte, birbirlerini sarıp sarmalamaktadır. Larrain’in özellikle bir sahnede yaptığı şey tam olarak karakterin beyninin kıvrımlarının içine girmesiyle eş değerdir adeta.

Yaşadığı ağır şoku hem atlatmaya çalışan hem de cenaze sürecini organize etmeye çalışan Jackie, bir peder ile görüşür. Dinden, Tanrı’dan en çok koptuğu bir dönemde hem de. Baştan itibaren birebir kendi ağzından dinlediğimiz birçok şeyin gerçek olmadığını, Jackie’nin yaptığı davranışların çoğunun performans olduğunu, yaptığı ya da söylediği şeylerin neredeyse hepsinin ardında başka niyetlerin olduğunu öğreniriz bu konuşmadan. Jackie, fazlasıyla dürüst bir şekilde belki de o zamana kadar kendisine bile itiraf etmediği gerçekleri, niyetini, hislerini paylaşır pederle. Bir nevi günah çıkarır. Bir Kennedy olmanın günahını üstünden atmak ve tamamen özgürleşmek ister.

Kennedy Olmak…

Fakat bu günah çıkama ne kilisede ne de Jackie’yi sürekli yapmacık bir performans sergilemeye mecbur bırakan Beyaz Saray’da gerçekleşir. Güneş ışığının delip geçici bir etkiye sahip olduğu –burada bu delip geçici ışığın Jackie’nin hafızasını açık ettiğini de düşünebiliriz- ucu bucağı görünmeyen, sınırsız bir derinliğe sahip bir yolda gerçekleşir. Bu arka plandaki derinlik de yine Jackie’nin hafızasını tasvir eder aslında. Jackie’nin önce kocasının cenaze sürecini oradan da kocasının öldüğü anı hatırlayarak anlattığı anlarda ilginç bir şey olur: Daha önce örneğini çok da görmediğimiz bir şekilde flasback içinde flashback gerçekleşir. Jackie, cenaze törenini hatırlarken aynı zamanda kocasının dizlerinin üzerinde can verdiği anları hatırlar.

Tüm film boyunca oradan oraya savrulup duran anılar, bu sahnede adeta matruşka gibi iç içe girmiş bir yapı oluşturur. Tüm bu baş döndürücü yapısının, büyüleyici atmosferinin, hayran olunası oyunculuk performansının (Natalie Portman)yanında özellikle bahsettiğimiz sahnede müziğin ne kadar önemli olduğunu belirtmeden geçmek olmaz. Jackie’nin anlattıklarına eşlik eden ses bandı öylesine büyük bir yer kaplar ki sahnede. Müzik anlatılanların hissiyata dökülmesini sağlayan en önemli etkenlerden biri olur. Kamera ise Jackie’nin anlattıklarına paralel olarak kimi zaman aşağıdan çekim yaparak onu yüceltirken kimi zaman da daha üsten bir yerden bakarak zavallılığını gözler önüne serer. Tanrısal bakış açısından izlediğimiz birçok anın ise gerçek cenaze töreni görüntüleri olduğunu dikkatli bakınca fark etmemek imkânsız.




Murtaza: Bitmeyen Bekleyiş


Yaşlı bir çiftin, yalnız ve umutsuz bekleyişleri…

Daha önce birçok başarılı yerli yapımda yardımcı yönetmenlik yapan Özgür Sevimli, ilk uzun metrajıyla oldukça temiz bir iş ile 36. İstanbul Film Festivali’nde seyircinin karşısında ilk kez görücüye çıktı. Anadolu temalı sergi çalışmalarıyla, şiirleri ve hikâyeleriyle de tanınan Sevimli’nin, ilk gözbebeği olan Murtaza’da edebiyat alanındaki yetkinliğini ve Anadolu ile ilgili yaptığı araştırmaların da ekmeğini yediği çok belli. Zira film, ustalıkla gözlemlenmiş Anadolu insanına yakından bakan, bu bakışı da biz seyircilere aktarırken adeta bir şiir dinliyormuşuz hissiyatı yaratan bir yapım.

Sevimli, sadece yerli sinemamızda değil tüm sinema tarihinde eşine az rastlanan, oldukça riskli bir mevzuya odaklanıyor. Yaşlı bir çiftin, yalnız, umutsuz bekleyişlerine bizi ortak eden Murtaza, filmine mekân olarak Malatya’nın bir köyünü seçiyor. Çocukları olmasına rağmen yalnız olan çiftimiz, sadece çocukları tarafından yalnız bırakılmalarının dışında da derin bir gizem ve buna bağlı olarak da hüzün barındırmaktadırlar. Bu gizemlerin bazılarını Sevimli, bize ucundan birazcık açıklarken, bazılarını açıklama gereği dahi duymuyor. Filmin her anında kafamızdaki soru işaretleri katlanarak artmaya devam ediyor.

Yalnızlık, Yılların Yaşanmışlığı ile Birleşirse

Cezmi Baskın’ın hayat verdiği Murtaza,  tabiri caizse her bir taraftan gizemlerle örülen, seyirci olarak anlayıp, empati kurmanın zor olduğu hatta imkansız olduğu bir karakter. En yakın arkadaşı, oğlu, kızı ve karısı ona neden kızgın ve kırgın? Neden herkesi kendine bu denli uzaklaştırdı? Neden böylesine etrafına duvarlar örüp, insanlardan uzaklaştı? Tüm bu soruların yanıtının filmde yanıtlanacağını beklemek büyük bir yanılgı oluyor. Zira filmde bu soruların çok küçük bir kısmı açıklanıyor sadece. Böylesine gizemli bir başkaraktere neredeyse tüm film boyunca eşlik edecek Sabure (Meral Çetinkaya) karakteri ise görmeyen gözleriyle, zaten bilmediğimiz ve bilmemizin de istenmediği geçmişe daha da yabancılaşmamıza neden oluyor.

Murtaza’yı izlerken Michael Haneke’nin Amour ve Pete Docter ile Bob Peterson’un Up filmini sürekli anımsadığımı fark ettim. Amour’da bir tane çocuklarının da onlardan ayrı yaşadığı yaşlı çiftimiz, kapılarını çalan hastalıkla birlikte hayatlarının en zorlu dönemecine giriyorlardı. Up’ta ise mutlu bir evlilik ile başlayan beraberlik, yine hastalık ile tanışıyor bu da ayrılıkların en acısını bu yaşlı çiftimize yaşatıyordu. Her ne kadar Amour’da ölüme birlikte gitmeyi tercih eden çiftimizin tercihi ile Up’taki çok farklı olsa da aradaki sevgi ve bağlılık hissiyatı fazlasıyla benzerdi. Up’ta çocukları olmadığı için, Amour’da ise varlığı ile yokluğu çok da ayırt edilemeyen çocuklarından dolayı yalnızdır çiftlerimiz. Bu yalnızlık, yılların yaşanmışlığıyla da birleşince…

Yalnızlaşan İnsanlığa Ağıt

İşte Murtaza’daki çiftimiz de iki çocukları ve torunları tarafından ziyaret edilmeyen, aranmayan ebeveynlerdir. Tarlalarındaki mahsulü toplamak için bile işçi tutmak zorunda kalan çiftimiz için bu durumun yaşattığı acı, tahmin edeceğimizden çok daha fazladır. Ne de olsa köy gibi bir yerleşim yeri yalnız yaşamayı, çekirdek aileleri çok da içselleştirmemiştir. Geçmişin gizemleri, yalnızlığın derin hissiyatı gibi altından kalkılmaz yüklere bir de ailenin kız çocuğu Selvi’nin ani ölümü eklenince her şey daha da zorlu bir yola sapar. Murtaza, zaten fazlasıyla dertli olan karısı Sabır’dan bunu saklamayı tercih eder.

Oldukça içine kapanık, çok az konuşan, geçmişin yükünün, dertlerinin, pişmanlıklarının altında ezilmiş Murtaza ile Sabır karakterleri, bu derinlikli rollerinin altından hakkıyla kalkan Çetinkaya ve Baskın’a çok şey borçlu. Başarılı oyunculukları, incelikle yaratılmış karakterleri, gizem perdesini hafiften sürekli havalandıran senaryosu, minimalist anlatımı, etkileyici kadrajlarıyla Murtaza, Sevimli’nin ilk işi olarak oldukça dikkat çekici. Sevimli’nin bu başarısı artarak devam eder mi bilinmez ama Murtaza, özellikle finaliyle şimdiden unutulmaması gerekenler arasında yerine almalı bana kalırsa.

O AN: Phantom Thread


Duvarları Kırarak İçerdeki Çocuğa Ulaşmak

Paul Thomas Anderson, Reynolds Woodcock isimli 50’lerin Londra’sında ünlenmiş bir terzinin kız kardeşi ve sevgilisi Alma ile olan hayatını perdeye yansıtır son filmiyle. Gotik romans türüne oldukça yakın duran Phantom Thread, aynı zamanda da türün birçok klişesini alaşağı ederek dengelerle oynamaktan da imtina etmez. Zira her ne kadar ihtişamlı bir malikâneye Reynolds (Daniel Day-Lewis) gibi orta yaşı geçmiş karizmatik bir adam tarafından adeta hapsedilmiş Alma’nın (Vicky Krieps) durumu çok klasik bir rota izlese de zamanla durum değişir. Oldukça centilmen ama aynı zamanda bir diktatör olan Reynolds’un sevgisinden çok hakaretlerine, ilgisizliğine değer görülen Alma, konulduğu kaleden kaçmayı değil kalarak savaşmayı tercih eder. Burnundan kıl aldırmayan bir diktatörü, dize getirerek kendine muhtaç birine dönüştürür Alma. Üstelik tüm bunları oldukça naif ve kendinden emin bir şekilde yapar. Alma’nın bu mücadelesinin son hamlesi ise unutulmayacak sahneler arasına girecek türden.

Alma, ilk günden aç adam olarak tanıdığı Reynolds’un hedef alınacak en yumuşak yerinin midesi olduğunu çok iyi bilir. Aynı zamanda Reynolds’un etrafına ördüğü kalın duvarlarının içinde aslında anne şefkatini arayan, kırılgan bir çocuk olduğunu da. Zira doğrudan Reynolds’un ağzından annesine ne kadar düşkün olduğunu, ceketinin içinde annesinin saçını ve fotoğrafını taşıdığını dinlediği için kalenin içinde yaşayan hedefin kırılganlığından adeta emindir. Reynolds, Alma’nın da anladığı üzere henüz sütten kesilememiş, kendini gerçekleştirememiş bir erkektir. Reynolds’un yemeğe olan düşkünlüğünün sebebi de budur zaten. Memesini emerek avunabileceği bir anne olmayınca boşluğu yemek ile doldurmayı deniyordur Reynolds. Tüm bunları daha önceki denemelerinde de fark eden Alma, kale duvarlarını kırıp içerdeki çocuğa ulaşmak ister. Bunu da ancak mideden geçerek yapabilir.

Biraz Yola Gelmen Gerekiyor Sadece

Alma, ormandan imtina ile topladığı mantarları hazırlamaya başlar. Bu esnada çizim yaparken arada kafasını kaldırıp Alma’yı izleyen Reynolds, bir şeylerden huylanmaya başlar. Alma ise asla yaptığından kuşku duymadan adeta bir ritüel havasında mantarlı omleti yapmaya devam eder. Reynolds’un işkillendiğini anlaması bile tedirgin etmez onu. Alma’nın tereyağı, mantar, margarin ve yumurtayı tavada buluşturduğu anlar ile Reynolds’un çizim yaptığı anları paralel kurguda verir Anderson. Yumurta kabarıp kıvama geldikçe Reynolds, çizimini tamamlar. Sofraya arz-ı endam eden omlet, gerilimi, imalı bakışmaları, soru işaretleriyle dolu göz süzüşmelerini daha da arttırır. Fakat ne Alma’nın geri adım atmak gibi bir niyeti ne de Reynolds’da korktuğunu belli edecek göz vardır. İlk lokma ağza alınır ve çiğnenmeye başlanır. Zehrin vücuda geçmesi başladıktan sonra Alma konuşmaya başlar:

“Senin, yataklara düşmeni…
Aciz, hassas, açık olmanı…
Ve yalnızca benim yardım edebilmemi istiyorum.
Sonra tekrar güç bulabilmeni istiyorum.
Ölmeyeceksin. Ölmeyi dileyecek belki ama ölmeyeceksin.
Biraz yola gelmen gerekiyor sadece.”

Alma’nın bu son söylediği söz, tam da bir annenin çoğuna söyleyeceği türdendir. “Biraz yola gelmen gerekiyor.” Öyle de olur. Reynolds’un içinde taşıdığı zehir bir nevi mantarın zehriyle akıtılır. Zehirli mantar aslında Reynolds’un panzehiridir. Alma’nın söyledikleriyle yüzündeki tüm kuşku bulutları dağılan, rahatlayan hatta mutlu olan Reynolds, hiç tereddüt etmeden yutar ağzında gevelediği lokmayı. Çünkü Alma’dan daha çok kendi ister yataklara düşerek özlediği anne şefkatini görmeyi. Hayaletiyle avunan annesinin yerine onu en az onun kadar koruyup kollayacak, sevgisiyle besleyecek bir kadının kollarında avunmayı. Böylece Reynolds, sütten kesilerek kendini de gerçekleştirmiş olur Alma sayesinde. Alma, hem kendini hem de sevdiği adamı özgürleştiren bir kadındır. İşte tam da bu sebepten gotik romans türündeki alışılagelmiş kadınlardan çok farklıdır. Son olarak filmin düğüm noktası olan bu sahnede Alma ile Reynolds kadar önemli bir karakter mantarsa diğeri de Jonny Greenwood’un icra ettiği muhteşem müziklerdir.



O AN: Blade Runner 2049


Hayatın Yönünü Kadınlar Çiziyor

Denis Villeneuve’ün yönetmen koltuğunda oturduğu Blade Runner 2049, pek de alışık olmadığımız bir şey yapar: Öncülü olan 1982 Ridley Scott yapımı Blade Runner’ın etkisini yakalamakla kalmaz, birçok yönden onu gölgede bile bırakır. Öncülü olan filmde iyileştirmeler yapması ise en dikkate değer yanıdır. Blade Runner 2049, kadına bakış açısı yönünden özellikle çok daha iyi bir noktada durmakta. Seçilmiş kişinin bile kadın olmasının yanında isyancıların, güçlü karakterlerin, hayata yön verenlerin hep kadın olması çok anlamlı. Elbette replicant yaratıcısı Niander Wallace ve başkarakter K gibi erkek karakterler de önemli bir konuma sahip. Ama kendilerine beklenildiği gibi çok da önemli roller biçilmediği anlaşılıyor zamanla. Zaten Blade Runner 2049’un öncülünden farklı olarak yaptığı en önemli hamlesi de bu: Başkarakterimiz çok da öyle ilahi bir konumda değildir. Hatta fazlasıyla basite indirgenmiştir. Fakat tüm bu basitliğine rağmen birkaç sahnede yaşadığı deneyimleri ile büyülü anlar yaşatır seyircide. Yanlış anlaşılmasın; bu sahneler öyle aksiyon, koşturmaca gibi durumlara ev sahipliği yapmaz. Çok daha yaşamsal faaliyetlerdir bunlar.

Başkarakterimizin yine bir Blade Runner (replicant tetikçisi) olduğu filmde, aradan geçen otuz yılda insanlık hologram üretmeye de başlamıştır. Fakat ne yazık ki erkek egemen toplumun hâlâ devam etmesinden dolayı tüm hologramlar erkeklere hizmet etmek için üretilmektedir. K’nın evindeki Joi adlı seri üretime dâhil olan hologram da bunlardan biridir. Joi, genel geçer toplum kurallarına uygun yaratılmış bir ev kadını, sadık bir eştir. Joi, K’nın onu evde bekleyen, onunla sohbet eden, dertlerine ortak olan karısı rolünden çok daha fazlasını yaşamak ister ama. Çünkü bilir ki K da bunu ister aslında. Lakin bir sorun vardır: Haliyle hologramlar sadece görüntü olarak var olabilirler. Bu nedenle de seks yapacak konumda değillerdir. Bu problem ise hologramların replicantlar ile sekronize olabilmeleri ile çözülmüştür. İnsan, replicant ve hologramların adeta birbirine karıştığı bir dünyada replicantlar ile hologramın tek beden olup birbirini sarıp sarmaladığı sahne, filmin en ilginç anlarından birine ev sahipliği yapar.

Aşkın Tarife İhtiyacı Yok

K, her ne kadar Joi’nin hologram olduğunu bilse de ona deliler gibi âşıktır. Özellikle Her filmini izleyen seyircinin bu duruma şaşırmaması gerek. Zira âşık olmak için gerçek bir bedene ihtiyaç yoktur asla. K için Joi’nin varlığı ona âşık olması için yeterlidir. Zira Joi’den başka hiç kimsesi olmayan K için bir tutunacak daldır Joi en başta. Fakat sevdiği adam ile arasındaki aşkı eyleme de dökmek isteyen Joi, K’nın daha önce dışarıda karşılaşıp etkilendiği seks işçisi bir replicant olan Mariette’den yardım ister. Her ne kadar buna ilk başta K karşı çıkmaya kalksa da bu konuda pek de inat etmez. Böylece sinema tarihinin en ilginç seks sahnelerinden birinin en azından başlangıcı perdeye yansır. Zira bu noktada oldukça ahlakçı yaklaşan film, sahnenin kalanını seyircinin hayal gücüne bırakır.

Mariette ile Joi’nin senkronize olmasıyla başlar her şey. Bu senkronize anlarında bile iki vücudun bir olması, birbirinin içine girmesi aslında bir nevi cinsel birleşmedir. Zaten K’nın bu durumu izlerkenki haline dikkat etmek gerek. Bu anların sonucu olarak K’nın karşısında cereyan eden birleşimde arzuladığı her şey vardır. Hem görünen hem de bastırılan arzuların hepsi tek vücut olmuştur. Masum, kırılgan, anlayışlı ve yumuşak olan Joi ile isyankâr, rahat, güçlü ve ne istediğini bilen, özgür ruhlu Mariette… Bu iki farklı kadının tek vücut olarak K’yı kavradığı anları aynı zamanda bir üçlü aşk sahnesi olarak düşüne de biliriz. Bu anlarda yaşanılan duygunun ise insanların birlikteyken yaşadıklarından çok daha saf ve yoğun olduğu ise su götürmez bir gerçek. Zaten Blade Runner ile ilgili aklımıza kazılan en önemli söz nedir? “More human than human” Blade Runner’daki replicant üreticisi şirketin sahibi Eldon Tyrell’in sloganı olan bu söz aslında gerçeğe dönüşmüştür.



O AN: You Were Never Really Here


Göbekten Bağlı Bir Anne-Oğul İlişkisi

İlk filminden bu yana dikkatleri üzerine çeken İskoç yönetmen Lynne Ramsay’ın yeni filmi You Were Never Really Here prömiyerini yaptığı Cannes Film Festivali’nde Ramsay’a En İyi Senaryo ödülünü Joaquin Phoenix ise En İyi Erkek Oyuncu ödülünü kazandırmıştı. Ramsay’ın özellikle bir önceki filmi We Need to Talk About Kevin ile ne kadar güçlü karakterler yarattığı görülmüştü. Kevin karakterinin annesi ile arasındaki aşırı sevgiden kaynaklı ortaya çıkan nefret ve intikam duygularıyla örülü ilişki, filmi izleyen neredeyse herkesi derinden sarsmıştı. Bu kez ise Ramsay, filminde şiddetin dozunu azaltmasa da anne- oğul ilişkisine farklı bir yerden yaklaşıyor.

Joe karakterinin ve annesinin filmin parçalı, kesik kesik kurgusu sayesinde fikir sahibi olduğumuz geçmişi evdeki baba nedeniyle tam anlamıyla bir kâbusa dönüşmüştür. Joe, çocukken yaşadığı tüm bunlara ek olarak gençlik yıllarında da Körfez Savaşı’na katıldığında gördüklerinden dolayı ağır hasarlı bir bireydir. Annesi ile yaşadığı ortak geçmiş ise onları birbirine fazlasıyla bağlamış, başka evlerde bir ilişki sürmeye bile yeltenmemişlerdir. Açıkçası Joe, annesi ile arasındaki göbek bağını kesememiş bir karakterdir. Joe da birçok sorunlu erkek karakter gibi memeden kesilememiş, özgürlüğüne kavuşamamış bu nedenle de sağlıklı bir birey olamamıştır. Joe’nun yaptığı işin sertliği bu durumu asla değiştirmez. Zira Joe’nun işvereninden yeni işinin ayrıntılarını öğrenirken büyük bir itinayla şekerleme yemesi ve renkleriyle ilgili yorum yapması bu durumun en büyük kanıtı. Yine bir başka kiralık katil karakter Leon’un lıkır lıkır süt içtiği unutulmamalı. Fakat bu göbek bağı filmin unutulmaz sahnelerinden birinde kesilir nihayet.

Yaşatmak İçin Yaşamak

Joe, hayattaki tek varlığı, yaşama sebebi, yol arkadaşı, sırdaşı, tek sevdiği kadının, annesinin ne yazık ki bir nevi ölümüne neden olmuştur. Zaten intihar düşüncesiyle yanıp tutuşan, birçok kez bizzat bizim şahit olduğumuz intihara yeltenen Joe, annesini yalnız başına göndermek istemez. Ne de olsa bugüne kadar gözünün önünden ayırmamıştır. Joe, adeta bir kundağa sarıp sarmalar gibi hazırlamıştır annesini. Ve adeta bebeğini kucağında taşıyan anne gibi hatta ölmüş İsa’yı taşıyan Meryem (Michelangelo Buonarroti'nin Pieta heykeli) gibi taşır annesini göle girerken. Bu esnada Joe’nin kollarındaki annesinin iyice Joe’nin göbek hizasında olduğunu görmek mümkün. Ve Suya tamamen girer girmez Joe’nin annesini bırakması, bugüne kadar kopmayan göbek bağını koparır. Her yaptığı işte olduğu gibi yine içinden geriye doğru saymayı da ihmal etmez Joe. Jonny Greenwood ‘un muhteşem müziğine eşlik eden bu sesler, derinlerden gelip gittikçe etkisini arttırır. Zira yeni bir başlangıcın geriye sayımıdır aslında bu.

Bir ana rahmine benzeyen gölde başlayacak doğumun geriye sayımı. Ortada bir doğum değil de ölüm var gibi gözükse de Joe cephesinde durum farklıdır. Zira annesiyle birlikte gitmeyi tasarlayan Joe, son anda annesi gibi suyun derinliklerine dalmakta olan Nina’nın hayaliyle karşılaşınca anlar ki onun ölmesi Nina’nın da ölmesidir. O derinlere batarsa Nina da onunla batacaktır. Bu nedenle Joe, annesinin saçları gibi sapsarı saçları olan Nina’yı kurtarabilmek için ceplerini boşaltarak tekrar hayata doğru kulaç atar. Ve tabii onunla birlikte Nina’nın hayali de… Joe, ölen annesinin yerine Nina’yı koyar böylece.  Annesi ölmüş fakat Joe’nun hayatına Nina doğmuştur.